PARKİNSON HASTALIĞI


İlk kez İngiliz doktor James Parkinson tarafından 1817 yılında titrek felç olarak tanımlanmıştır. Beynimizde hareketlerimizi kontrol eden ve bundan sorumlu olan hücreler bulunur. Bu hücrelerden kimyasal maddeler salgılanır. Bunlardan birisi de dopamindir. Dopamin beyine gelen bilgileri bir sinir hücresinden diğerine aktarır. Böylece vücut dengesi sağlanmış olur. Fakat bu hücrelerin bir kısmı hasar gördüğünde ya da azaldığında dopamin salgılanamaz. İşte azalmış dopamin sonucu vücutta titreme, yavaş hareket etme gibi vücudun dengesinin bozulmasıyla ortaya çıkan hastalığa parkinson hastalığı denilmektedir.

Parkinson, yavaş ve sinsi seyreden bir hastalıktır. Hastalık on yıl gibi bir süre boyunca sürekli ilerler. Ne ölümcül bir hastalıktır ne de felce neden olur. Başlangıcında tek taraflı belirtiler görülürken daha sonra bu bütün vücuda yayılır. Belirtilerin şiddeti her hastada farklıdır. Hastalık genelde 40 yaşından sonra görülür ve erkeklerde görülme sıklığı biraz daha fazladır.

PARKİNSON HASTALIĞI NASIL ORTAYA ÇIKAR?

Parkinson hastalığının, beyinde dopamin salgılayan hücrelerin hasarı sonucu ortaya çıktığını söylemiştik. Fakat bu hasarın neden ortaya çıktığı henüz bilinmemektedir. Genetik yatkınlık ve çevresel faktörlerin birlikte bu hastalıkta rol oynadığı düşünülmektedir. Örneğin eroin kullanan bazı kişilerde parkinson belirtileri görülmeye başlanmış, bunun da eroinde bulunan bir maddenin beyindeki hücreleri öldürdüğü için oluştuğu açıklanmıştır. Fakat bu konuda çalışmalar hala sürmekte ve henüz kesin bir kanıt yoktur. Aileden gelen (kalıtsal) faktörlere bağlı parkinson hastalığı daha çok genç yaşlarda ortaya çıkmıştır. Fakat bu sadece yüzde 5'lik bir dilimdir. Ayrıca bulaşıcı bir hastalık da değildir.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Sinsi ve yavaş seyreden bir hastalık olduğu için uzun süre farkedilmeyebilir. Genelde ilk belirti elde veya bir vücut yarımında titremedir. Hastanın daha önceki yılları incelendiğinde öne eğik durma ya da yürürken kolunu sallamama görülebilir. Temel olarak hastada titreme görülür. Parkinson hastalarının çoğunda bu vardır. İstirahat halinde bile titreme devam eder. Tabiki her titreme parkinson belirtisi değildir. Günlük aktivite sırasında, heyecan, sinir gibi durumlarda titreme olur. Bu normaldir. Bir diğer belirti hareketlerde yavaşlama olmasıdır. Hasta günlük işlerini yaparken zorlanır. Yemek yerken, bir tarafa dönerken, yavaşlama söz konusudur ve bunlar güçlükle yapılır.

Hasta hekim tarafından muayene edildiğinde, hekim kas sertliği ile karşılaşır. Zaten hasta da bunun farkındadır. Normalde kişi gevşemiş haldeyken kasların da gevşemesi gerekir fakat parkinson hastalarında kas gergindir.
Diğer belirtiler ise şunlardır:

kişinin yazdıklarının okunaksız olması, küçük yazmaya başlamak,
yavaş yürümek, yürürken ayakları yere sürmek,
vücudun öne doğru eğik bir şekilde durması,
depresyon, sıkıntılı ruh hali,
kas ağrıları,
konuşma bozukluğu, kısık sesle ve donuk konuşmak,
yürürken kolların sallanmaması,
terleme, hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü),
yutma zorluğu.

PARKİNSON HASTALIĞI TANISI

Parkinson hastalığına tanı koymak için özel bir yöntem yoktur. Laboratuvar ya da röntgen tetkikleri sonucu da bunun anlaşılması mümkün değildir. Fakat uzman bir nörologun hastadan ve hastanın yakınlarından aldığı bilgiler, ayrıca yaptığı muayene sonucu tanı koyabilir.

Parkinson hastalığına çok benzeyen ve parkinsonizm altında toplanan rahatsızlıklarla çok benzer olduğu için tanı koyarken dikkat edilmelidir. Beyindeki bir tümör, kullanılan bazı ilaçlar, damar hastalıkları da benzer sorunlara yol açabilir. Bu diğer nedenlerin ayrımını yapmak gerekir.

PARKİNSON HASTALIĞI TEDAVİSİ

Parkinson hastalığının tedavisinin amacı hastayı aktif, bağımsız, kendi başına işini yapabilen hale gelmesinı sağlamaktır. Yapılan tedavi sonucu hastanın her şeyi düzelecek diye bir şey yoktur. Zaten parkinson hastalığında kullanılan sınırlı sayıda ilaç çeşidi vardır. Bu ilaçlar ya eksik dopamini sağlar, ya onun gibi etki yapar ya da dopaminin parçalanmasını engelleyerek kullanımını arttırır. Tedavi sırasında bu ilaçların oluşabilecek yan etkilerini belirleyip ortadan kaldırmak önemlidir. Fakat her ne olursa olsun ilacın yan etkisi görüldü diye ilacı bırakmak ya da doktor değiştirmek yanlıştır. İlacı bırakmak yanlıştır çünkü hastalık belirtileri tekrar ortaya çıkar. Doktor değiştirmek yanlıştır çünkü tedavisi uzun süren bir hastalık olduğu için doktorun tekrar hastalığın seyri ve gelişimi hakkkında bilgi sahibi olması zaman gerektirir. Bu da vakit kaybıdır. İlaç tedavisiyle kas sertliği, titreme, hareketlerdeki yavaşlığın düzelme ihtimali yüksektir. Tamamen düzelmese de azalmasını sağlayacaktır. Bunun yanında konuşma bozukluğu, donuk yüz ifadesi, yazma bozukluğu, terleme gibi sorunlar da düzelebilir.

Tedavi de bir diğer önemli nokta psikolojik olarak hastanın kaybettiklerini tekrar hastaya kazandırmaktır. Parkinson tedavisinde aile ve hekimin bir arada çaba göstermesi hastanın kendisini daha iyi hissetmesini sağlar ve hastanın yaşam standartını arttırır. Aileden gelen desteğin katkısı fazla olacaktır.

Diyetin parkinson hastalığını düzeltmesi söz konusu değildir. Ama dengeli beslenme sağlık açısından faydalıdır. Herhangi bir vitamin tedavisi de bu hastalığa çare değildir.

Cerrahi tedavi ilk tercih yolu değildir. Ama hastalık düzeltilemiyorsa, ilaç kullanımı işe yaramıyorsa uygulanabilir. İki tip tedavi söz konusudur. Hastaya önce anestezi yapılır. Sonra kafatasından bir delik açılır ve gereken bölgedeki hücrelerde hasar yapılır. İkincisinde gereken yere bir elektrod takılır fakat bu sefer hasar yapmadan gerçekleştirilir. Köprücük kemiğinin altına yerleştirilen uyarıcıyla bu elektrod kontrol edilir. Hasta bu aleti mıknatısla açıp kapatabilir. Açtığında hastalığın belirtileri görülmez, kapattığında ise tekrar oluşur.

Bu tedaviler uygulanırken bazı şeylere dikkat edilmelidir. Çünkü her hastaya aynı tedavi uygulanmaz. Hastanın yaşına, hastalığın hangi döneminde olduğuna, maddi gücün verdiği imkana, hastada görülen belirtiye göre farklı tedavi uygulanır. Uygulanacak ilaç dozu yaşa göre değişir.

Bu hastalıkla nasıl yaşayacağım diye düşünmeyin. Her hastalıkla yaşayabileceğiniz gibi buna da alışırsınız. Ancak kendi işinizi kendiniz yapmaya dikkat edin. Bu hastalığı atlatabileceğinizi düşünün. Kendinize olan güveninizin arttığını göreceksiniz.

UYUZ HASTALIĞI


Uyuz, bir tür parazitin neden olduğu, deri altına yerleşerek kaşıntıya neden olan bir deri hastalığıdır. Bu hastalığa neden olan böcek çok küçüktür ve ancak mikroskop yardımıyla görülebilir. İnsandan insana bulaşan bir hastalık olan uyuz halk arasında "gidişik" olarak da bilinir. Ellerde, koltuk altlarında, parmak aralarında, karın bölgesinde, parmak aralarında yara ve kaşıntıya neden olur. Kaşıntı sonucu iltihap oluşabilir. Halk arasında uyuz hastalığının pislikten dolayı meydana geldiği gibi yanlış bir düşünce vardır. Bu hastalığa neden olan parazit, temiz ortamda da üreyebilir.

Uyuz hastalığı, her yaşta ortaya çıkabilen bulaşıcı bir hastalıktır. Kış aylarında ve sonbaharda daha fazla görülür. Okullarda, askeriyede, toplumun bir arada yaşadığı yerlerde görülme ihtimali fazladır. Hastalık; 15 yıllık salgın dönemi, 15 yıllık sakin bir dönem izleyen evreler şeklindedir. İnsanların böceğe karşı direnç oluşturması bunun sebebini ortaya koymaktadır.

UYUZ PARAZİTİ

Tam adı Sarcobtes Scabei'dir. İnsanın derisine yerleşen böcek, tüneller şeklinde ilerleyip, delikler açar. Bu şekilde deri altında yumurtlayarak ürer. Vücuda girdikten 15 gün sonra bir çok yeri sarar ve deri yüzeyine çıkar. Deride kabarma ve yaralara ve kıl köklerinde iltihaba neden olur. Hayatı boyunca insan derisinde yaşar.

UYUZUN BULAŞMA YOLLARI

Uyuz, uyuz parazitinin bulaşmış olduğu kişiden, sağlıklı olan başka bir kişiye bulaşır. Yayılma ihitmali oldukça fazladır ve salgına yol açabilir. En çok birlikte yaşayan ailelerde, beraber uyuyan kişilerde bulaşma daha fazla görülür. Çocuklarda görülme ihtimali yüksektir. Yakın temasta bulunmak, dans etmek, el sıkışmak uyuzun diğer bulaşma yollarıdır. Hastanın yatak, kıyafet gibi eşyalarının başkaları tarafından kullanılması hastalığın bulaşmasına neden olabilen diğer yollardır.

UYUZUN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Uyuzlu hastalarda en çok görülen belirti, geceleri artarak görülen kaşınmadır. Bu kaşıntı elde, parmak aralarında, göbek bölgesinde sıktır. Kalçalar, genital bölge, bacaklar da kaşıntı ve yaraların görüldğü yerlerdir. Kişiyi uykusundan uyandırır. Göğüs ve sırt bölgesinde, ayrıca yüzde kaşıntı ya da yara görülmez. Buralar parazitin tutmadığı yerlerdir. Sadece bebeklerde tüm vücudu sarabilir. Uyuz, deride kıvrımlı ya da çizgi şeklinde tüneller meydana getirir. Bu tünellerin üstü deride siyah noktalarla kaplıdır. Çünkü kir, buraları doldurmuştur. Hastalığın önemli bir belirtisidir. Hastalığın ilerlediği dönemlerde deri pullu ve kabukludur. Erken dönemlerde ise kırmızı kabarcıklar, su kabarcıkları ve döküntü görülebilir. Ayrıca şunu bilmek gerekir ki, kaşıntı ve yaralar görülmeden önce de uyuz vardır ve bulaşıcıdır.

UYUZ TEDAVİSİ

Uyuz tedavisi kolay olan bir hastalıktır. Genelde krem şeklinde ilaçlar kullanılır. Kremler uygulanmadan önce banyo yapılarak vücut temizlenir. Daha sonra özellikle geceleri krem sürülür ve sabah tekrar banyo yapılır. Bu kremler kükürtlü olabilir. Krem sürerken dikkat edilmesi gereken bazı şeyler vardır. Kremi sürerken cildin kuru olmasına dikkat edilmeli, en az 8-10 saat vücutta kalmalıdır. Bütün vücuda krem sürülür ve ellerin yıkanamsı gereken durumlarda krem tekrar sürülmelidir. Bu şekilde 10 gün süren bir tedavi uygulanır ve kontrol edilir. Hastalık devam ediyorsa tedaviye devam edilir. Bu yöntemde kullanılan ilaçların yanma şeklinde yan etkisi olabilir. Tedaviden sonra ilk birkaç hafta kaşıntı devam edebilir.

Diğer tedavi şekillerinden biri de vücuda solüsyon sürülmesidir. Yine krem gibi bu solüsyonda 8-10 saat vücutta kalmalıdır. Haftada bir kere gereken dozda uygulanır. Fazlası zarar verebilir. Ayrıca bu solüsyonun uygulanmaması gereken kişiler de vardır. Hamilelere, bebeklere, küçüklere, sinirsel bir hastalığı olanlara, bebek emziren annelere uygulanmaz.

Bütün aile bireyleri tedavi edilmelidir. Hatta uyuz hastası olan bir kişiyle yakın teması olanlarda tedaviye dahil edilmelidir. Herkes tedavi edilmediği takdirde hastalığın kontrol altına alınması çok zordur. Ayrıca hastanın bütün eşyaları yıkanmalıdır.

UYUZDAN KORUNMAK İÇİN

Uyuz hastalarının yatak, örtü, kıyafet gibi bütün eşyaları başkaları tarafından kullanılmamalıdır.
Hastanın bütün eşyaları kaynar suda yıkanmalI ve sıcak ütü ile ütülenmelidir.
En önemlisi uyuzlu kişilerle yakıntemastan kaçınmak gerekir. Elini bile sıkmak hastalığın bulaşmasına yola açabilir.
Yakınında uyuz hastası olan kişilerin de tedavi olması gerekir.
Evde yıkanması zor olan eşyaların ilaçlanması gerekir.
Okul, yurt gibi bir arada bulunulan ortamlarda hasta buradan uzaklaştırılmalıdır.
Bütün kıyafetler banyodan sonra değiştirilmelidir.
Ayrıca uyuzlu kişilerin şunlara dikkat etmesi gerekir:

Tedavi için sadece doktorun tavsiye ettiği ilaçlar kullanılmalıdır.
Vücutta uyuzun yol açtığı yara ya da kabarcıkların sabunla ya da deterjan gibi maddelerle ovuşturarak yıkanması hastalığın kötüleşmesine neden olur.
Tedavi iki kere tekrar edildikten sonra hala geçmiyorsa tekrar tedaviye başlamadan önce doktorunuza başvurun.

VİTİLİGO NEDİR? KİMLERDE GÖRÜLÜR?


Derimizde pigment üreten, dolayısıyla derimize rengini veren melanosit hücreleri vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bu melanositlerin hasar görmesi sonucu, pigment üretilemez. Pigment yetersizliği sonucu deride, dağınık ve yama şeklinde sınırları belli olan beyaz alanlar (leke) oluşur. Süt kadar belirgin bir beyazlıktır.Bu lekelerin büyüklükleri değişiktir; nokta kadar ya da 2-3 madeni para büyüklüğünde olabilir. bu şekilde deride ortaya çıkan hastalığa vitiligo denir. Vücutta en çok etkilenen yerler el, kol, bacak, yüzdür. Genital bölgede de görülme sıklığı fazladır.

Toplumda her yüz kişiden ortalama 1.5'inde vitiligo ortaya çıkar. Kalıtsal faktörlerin (ailesinde bu hastalığa yakalanmış olanların olması) bu hastalığın ortaya çıkmasında etkili olduğunu söylemek mümkün. Yapılan araştırmalar, ailesinde bu hastalık görülen kişilerin yüzde 25'inde vitiligonun görüldüğünü göstermiştir. Deride beyazlık şeklinde kendini gösteren bir hastalık olduğundan, koyu renkli kişilerde daha belirgindir. Ortaya çıkma yaşı değişkendir. Hastaların yarısı 20 yaşından önce hastalığa yakalanmıştır.

VİTİLİGO NİÇİN ORTAYA ÇIKAR?

Vitiligonun ortaya çıkış sebebi, deriye rengini veren melanosit hücrelerin azalması sonucu pigment üretilememesidir. Bu hücrelerin niçin azaldığı kesin olarak bilinmese de bazı teoriler üretilmiştir. Genlerde ortaya çıkan bazı bozukluklar, bağışıklık sisteminin bozulması sonucu vücudun melanositleri yıkması, bu hücrelerin kendi kendini yok etmesi gibi nedenler yüzünden melanositlerin azaldığı düşünülmektedir.

Ayrıca hastalığın ortaya çıkmasında ya da daha da şiddetlenmesinde etkili olan bazı faktörler vardır. Güneş yanması, stres, bazı hastalıklar ve çarpma gibi faktörler bu hastalıkta etkin rol oynar. Tabiki kalıtsal faktörleri de unutmamak gerekir. Aile öyküsünde bu hastalığın olması da bir risk faktörüdür.

VİTİLİGONUN BELİRTİLERİ VE SEYRİ

Vitiligonun belirtisi, deride yama şeklinde görülen beyaz lekelerdir. Süt beyazı gibidir. Bazı olgularda, vücudun tamamı beyazlar. Bu beyaz alanlardaki kıllarda da beyazlaşma olabilir. Koyu tenli kişilerin rahatlıkla farkettiği bu durum, açık tenlilerin de güneşte bronzlaşması sonucu dikkat çekecek düzeydedir. Hastalığın şiddeti ve seyri herkeste aynı değildir. Lekelerin olduğu yerde bazı esmerlikler olabilir. Bunun nedeni hala o bölgede bir miktar pigment olmasıdır.

Vitiligolu kişilerde pigment kaybı, hastalık ortaya çıktıktan bir süre sonra durur. Yani pigment miktarı sabit kalır. Sonra tekrar pigment kaybı ortaya çıkabilir ve bu şekilde devam eder. Hastalık ilerler ve hasta eski rengine kavuşamaz. Derinin renginin tamamen değişmesi yani vücudun tek renk olması hastalığın geçtiği anlamına gelmez. Vitiligo devam etmektedir.

VİTİLİGO TANISI NASIL KONUR?

Vitiligonun tanısını koymak zor değildir. Hastadan alınan bilgiler ve yapılan fiziki muayene sonucu vitiligo tanısı konabilir. Bunun için cildiye uzmanına başvurmanız gerekir. Fakat çok açık tenli kişilerde tanı koymak bazen zor olabilir. Bu durumda kullanılan ışıklı bir cihazla tanı konur. Yine bu da kolay ve ucuz bir yöntemdir.

Vitiligo için herhangi bir kan ya da idrar tahlili gerekmez. Fakat vitiligoyla beraber bazı hastalıklar görülebileceğinden bu durumun araştırılması için bazı tetkiklerin yapılmasında fayda vardır.

VİTİLİGO TEDAVİSİ

Vitiligonun tedavisinde doktor tarafından uygulanan tedavi ile hastanın dikkat etmesi gereken bazı durumlar vardır. Amaç; melanosit hücrelerinin çalışmasını normale döndürmektir. Bunun için bazı ilaç ve kremler kullanılmaktadır. Fakat son zamanlarda uygulanan en etkili yöntem lokal ultraviyole B (UVB) ışık tedavisidir. Yeni ve gelişmiş bir yöntemdir. B u ışık tedavisi sadece lekelerin olduğu bölgelere uygulanır. Böylece vücudun diğer bölgelerinin oluşacak yan etkilerden korunması amaçlanır. Bu tedavi için bir kaç seans yeterli olmamaktadır. En az 10 seansta hastalığa cevap alınmaktadır. Bu seanslardan sonra hasta normal yaşamını sürdürebilmektedir. Haftada 2-3 seans uygulanır.
Bunun dışında krem tedavisi uygulanmaktadır. Fakat yüze uygulandığında dikkat edilmesi gerekir. Çeşitli yan etkileri olabilir. Ayrıca bazı ilaçlarla hastalığın ilerlediği durumlarda, lekelerin olmadığı bölgelerin de renginin açılarak, hastanın derisinin görünümü normal hale getirilmeye çalışılır.
Vitiligo hastalarının güneşe dikkat etmesi gerekir. Güneşe çıkarken yüksek koruyucu faktörlere ( en az 15 faktör ) sahip krem kullanılmalıdır. Çünkü vitiligolu kişilerde güneşe karşı savunma mekanizması azalmıştır. Sonuçta ortaya çıkacak güneş yanıkları, hastalığın şiddetlenmesine neden olur.

Bu tedavilerin hepsi hastanın yaşı, maddi durumu, hastalığın şiddeti göz önüne alınarak yapılır. Her hastaya aynı tedavi şekli uygulanmaz. Tedavi sonucu elde edilen başarı genellikle yüz bölgesindeki lekeler içindir. Eller ve ayaklar tedaviye geç yanıt vermekte ve düzelmesi gecikmektedir. Zaten hastayı da en çok rahatsız eden yüz bölgesi olduğundan, tedaviyle sevindirici sonuçlar alınmaktadır.

BEL FITIĞI


Sırtımızda hemen hemen boyun bölgesinden başlayıp kalçamızdan daha aşağıya kadar uzanan ve omurilik kanalını oluşturan 31 adet omur vardır. Bu omurlardan beş tanesi fıtıklaştığı zaman sorunlar yaşanan bel bölgesinde bulunur. Bu omur kemiklerinin arasında hareketi kolaylaştıran, omurganın dayanıklı olmasını sağlayan ve darbelere karşı koruyucu görev yapan disk şeklinde özel bir bağ dokusu bulunur.

Bu disk iç ve dış tabaka olmak üzere iki kısımdan oluşur. Dıştaki tabakanın yapısı bozulunca içte bulunan yumuşak tabaka dışarıya doğru taşar. Bu taşan (fıtıklaşan) kısım omurilik kanalındaki sinirlere baskı yapar ve bu sinirleri sıkıştırır. Bazen de bu fıtıklaşan bölgeden kimyasal maddeler salgılanır ve ağrı hissedilir. Bu şekilde ortaya çıkan hastalığa bel fıtığı denir.

BEL FITIĞI KİMLERDE GÖRÜLÜR? KİMLER RİSK ALTINDA?

Toplumun yüzde 80'inden fazlası en az hayatında bir kere bel ağrısı çekmektedir. Bu sebeple doktora başvuranların sayısı oldukça fazladır. Sıklıkla orta yaşlarda görülür fakat her yaşta ortaya çıkabilir. Oturarak çalışan ve de bunu yanlış bir sandalye üzerinde yapan kişilerde bel fıtığı görülme ihtimali yüksektir. Ağır yük kaldırmak zorunda olanlar, spor yaparken dikkatsiz davrananlar, egzersize ısınmadan başlayanlar, duruş ve oturma bozukluğu olanlar risk altındadır.

Hemen hemen her hastalıkta risk faktörü sayılan sigara ve alkol kullanımı da bel fıtığını tetikleyebilir. Stresli ve huzursuz bir yaşamı olanların da bel fıtığına yakalanması muhtemeldir. Bu risklere ne kadar çok maruz kalıyorsanız bel fıtığı olma ihtimaliniz de o kadar fazladır.

Bu faktörlerin yanında kalıtsal (aileden gelen) faktörleri de unutmamak gerekir. Ailesinde bel fıtığı olanlar risk altındadır.

BEL FITIĞININ NEDENLERİ

Bel fıtığının oluşmasında yapılan bilinçsiz ve düzensiz hareketler ile ağır yük kaldırmak önemli rol oynamaktadır. Çok hafif bir yük kaldırıldığında bile bel fıtığı ortaya çıkabilir. Örneğin; eğilerek bir şey kaldırdığımızda bu yük sırtımızın her bölgesine eşit olarak dağılmaz. Düzensiz dağılan yük de bel fıtığı oluşumuna neden olur.

Bir diğer neden ise bu disklerin beslenmesinin bozulmasıdır. Yaşımız ilerledikçe bu diskleri besleyen damarlar ve diskteki su miktarı azalır. İçindeki su miktarı azalan ve yeterince besin alamayan disk küçülür. Bu yüzden iki omur arasındaki mesafede azalmış olur. Bu olumsuzluklarla beraber beslenmesi azalan dolayısıyla da oksijen miktarı azalan diskte bir de fiziksel hareketlerden kaynaklanan bozulma görülür. Diskteki hücre sayısı da azalır.

Bu etkilerden dolayı kişinin yaptığı yanlış bir hareket sonrasında içteki kısım dışarıya doğru çıkar ve bel fıtığı oluşur.

BEL FITIĞI KENDİNİ NASIL BELLİ EDER?

Bel fıtığının en büyük belirtisi belde ve bacakta oluşan ağrıdır. Hasta doktora gittiğinde belimin ağrısı bacağıma vuruyor der. Ama sadece bel veya sadece bacak ağrısı da olmuş olabilir. Bacakta uyuşma, güç kaybı görülebilir. Ayrıca daha önce yaptığı hareketleri yapmada zorlanma, hareket kabiliyetinin kısıtlanması ve yürürken topallamak görülebilir.

Bel fıtığının daha ilerlemiş ve şiddetli şekillerinde cinsel bozukluklar, idrarını ve büyük abdestini yaparken zorlanmak ya da idrarını tutamamak görülebilir. Bacaklarda felç oluşabilir ya da bacağın hissetmesi azalabilir

TEŞHİS NASIL KONUR?

Her bel ağrısı bel fıtığı değildir. Kanser, romatizma, bel kayması, spor yaparken belini incitmek gibi bir çok sorun bel fıtığı gibi belirtiler verir. Bu yüzden teşhis koyarken dikkatli olmak gerekir. Bel fıtığı teşhisinde emar önemli bir yer tutmaktadır. Bu yöntemle sorunun nerde ve hangi dokuda olduğu kolaylıkla tespit edilebilir. Ayrıca bilgisayarlı tomografi kemiğin durumunu daha iyi ortaya koyduğu için tercih edilebilir. Bu görüntülerin, yapılan tetkikler ve klinik testler sonucu desteklenmesi gerekir. Çünkü görüntüyü yorumlarken yanlış yapmak tedaviyi de etkiler.

BEL FITIĞI TEDAVİSİ

Tedavide ilk tercih edilen yöntem cerrahi tedavi (ameliyat) olmamalıdır. Konservatif tedavi denen ilaç kullanımı, sert bir yatakta yatmak, fizik tedavi gibi yöntemler uygulanır. Bunlar bir çok bel fıtığı hastalığının düzelmesine yardımcıdır. Kas gevşetici, ağrı kesici ilaçlar tercih edilir. Gerekirse hastaya egzersiz yapması önerilir. Bunlarla düzelme sağlanmıyorsa ameliyat yapmak gerekir. Bunun için yapılan görüntüleme metodları ameliyat kararının verilmesinde çok büyük katkı sağlar. Günümüzde lazerle yapılan ameliyatlar yaygınlaşmaya başlamıştır. Eğer hastalık ilerlemişse vakit kaybetmeden ameliyat yapılmalıdır. Yapılan ameliyatların başarılı olma ihtimali yüzde 90'ın üzerindedir. Fakat hala ameliyat sonrası oluşacak komplikasyonlar (yan etkiler) tamamen ortadan kalkmamıştır. Şunu unutmamak gerekir ki bel fıtığı tedavi edilebilen bir hastalıktır.

BEL FITIĞINDAN KORUNMAK İÇİN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

Sağlığımızın kıymetini ancak onu kaybettikten sonra anlıyoruz. Fakat önemli olan hastalığa yakalanmadan önce gerekli olan tedbirleri alarak bel fıtığına yakalanma riskini en aza indirmektir. Bunun için hiç bir zaman ağır yük kaldırmamaya özen göstermek gerekir. Vücudun yapısına ters gelen hareketlerden kaçınmalıyız. Beli kullanarak eğilmek yerine çömelip yani dizlerimizi kırıp eğilmek gerekir. Bir yerden bir şey alırken olabildiğince alacağımız cisme yaklaşmak gerekir. Uzanarak bunu denemek yanlıştır.

Hareketsiz bir yaşam tarzından kaçınmamız lazım. Bel kaslarını güçlendirici egzersizler (sağlıklı iken yapılan) çok faydalıdır. Fakat bunları yapmak bel fıtığı olmayacağımız anlamına gelmez. Genetik faktörler, kişiye ait durumlar da bu hastalığın oluşmasında rol oynar.

MEME KANSERİ


Memede bulunan süt bezi ve kanallarının hücreleri, kontrol dışı çoğalmaya başlar. Bu hücreler başka dokulara yayılarak da kontrol dışı çoğalmaya devam eder. Bu duruma meme kanseri denir.

Kadınlarda, erkeklere oranla çok daha fazla görülür ve hiçbir kanser kadınları bu kadar korkutmamaktadır. A.B.D'de Amerikan Kanser Derneği'nin saptamalarına göre 2001 yılında 192 bin yeni kanser olgusu ve bu kanserlere bağlı olarak 40.860 ölüm bildirilmiştir. Akciğer kanserinden sonra kansere bağlı ölümler arasında 2. sırada yer almaktadır. Tanı ve tedavi yöntemlerinin gelişmesine rağmen, her dört meme kanserli kadından biri ölmektedir. Ayrıca A.B.D'de her sekiz kadından biri hayatı boyunca risk altındadır. Meme kanserli kadınların %75'i, 50 yaşın üzerindedir. Kırk yaşından küçüklerde meme kanseri görülme oranı %5'tir. Dünyada bu kanserin görülme sıklığı artmıştır ve henüz sebebi bilinmemektedir. Günümüzde her 100 bin kadının 111'inde meme kanseri izlenmektedir ve bu miktar gittikçe artış göstermektedir. Ülkemizde ise henüz sağlıklı bir veri bulunmamaktadır.

Meme kanseri günümüzde önemli bir sorundur. Geçmişe dönüp bakıldığında kanser olgularında artış dikkat çekmektedir. Fakat ölüm oranı, gelişen tıp ile birlikte artmamıştır. Meme kanserinden sorumlu muhtemel etkenlerin saptanması ve tedaviyi mümkün kılacak erken tanıya ulaşılması için çok sayıda çalışma yapılmaktadır.

MEME KANSERİNE NEDEN OLAN RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

Meme kanserine yakalanan kişilerde bazı özelliklerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu risk faktörleri hastalığın görülme ihtimalini arttırmaktadır fakat bu faktörlerin olması mutlaka meme kanserinin görüleceği anlamına gelmez. Risk faktörü taşımayan kişilerde de kanser görülmektedir. Bu risk faktörlerinin şöyle sıralayabiliriz:

Coğrafi çeşitlilik: Kanserin görülme sıklığı, ülkeler arasında şaşırtıcı farklılıklar göstermektedir. Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika'da meme kanseri görülme riski çok daha fazladır. Amerika'da bu kanserden ölüm oranı, Japonya'ya göre 5 kat daha fazladır. Bu farklılığın sebebi çevresel faktörlere bağlanmaktadır. Çünkü riskli bölgeye göç eden kişilerde, kanser oranlarına adaptasyon görülmektedir. Diyet ve beslenme alışkanlığının da etkili olduğu düşünülmektedir.

Yaş: 30 yaşın altında meme kanseri görülme ihtimali azdır. Bu yaştan sonra risk, giderek artmaktadır. Menopozdan sonra ise artış çok daha fazladır.

Genetik ve ailesel öykü: Ailesinde meme kanseri olan kişilerde, bu hastalığın gelişme riski artmaktadır. Bu kansere duyarlı bir gene sahip olan kişilerde, kanser menopoz döneminden önce ortaya çıkmaktadır. Ayrıca daha önce bu kansere yakalanmış ve tedavi sonucu iyileşmiş kişilerde de risk daha fazladır.

Uzun süreli östrojen hormonuna maruz kalma: Erken ergenliğe girmiş kişilerde, östrojen hormonuna maruz kalma süresi uzamaktadır. Ayrıca menopoz sonrası östrojen tedavisi gören kişilerde kanser gelişme ihtimali fazladır. Bu durum diğer faktörler kadar olmasa da kanser riskini arttırmaktadır.

Radyasyon: Radyasyona ne kadar uzun süre maruz kalınırsa risk o kadar artmaktadır.

Bunların dışında sigara ve alkol kullanımı, şişmanlık, yüksek yağlı besinlerle beslenmenin meme kanseri gelişiminde etkili olduğu düşünülmektedir.

MEME KANSERİNDE MEMEDE GÖRÜLEN DEĞİŞİKLİKLER

Memeye elle dokunulduğunda hissedilen sertlik veya kitle (en az 15 gün sürer, tek, ağrısız ve oynatılabilir bir kitle)
Memenin şeklinde ve meme başının duruşunda meydana gelen değişiklikler
Meme başının ve derisinin kalınlaşması,
Meme derisinde renk değişikliği gözlenmesi, derinin şişmesi,
Meme başının yara olması, kızarması,
Meme başında akıntı görülmesi
Bu belirtiler meme kanseri olabileceğini düşündürmektedir.

MEME KANSERİ TANISI

Kanser tanısı için doktorunuzun yapacağı muayenenin yanında meme röntgen filmi (mamografi) çekilmesi gereklidir. Bu yöntem teşhisin erken konmasını sağlar. Herhangi bir kitle saptandığında bunun kanser olup olmadığı araştırılır. Dünyada yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. 40 yaşın üzerindeki kadınların yılda bir kez muayene olması ve bu filmi çektirmesi erken tanı konması bakımından çok önemlidir. Bunların dışında her kadın kendi kendini muayene edebilir. Her ayın belli bir gününde kendini muayene ederek ortaya çıkan değişiklikleri farkedebilir. Memede görülen herhangi bir değişiklikte doktora başvurmak gerekir.

MEME KANSERİ TEDAVİSİ

Günümüzde meme kanserinin tedavisinde farklı teknikler kullanılmaktadır. Hastalık ne kadar erken teşhis edilirse o kadar çok tedavi yöntemi kullanılabilir. Hastalık ilerledikçe tedavi seçenekleri azalmaktadır.

Uygulanan tedavilerden birisi kemoterapi dediğimiz ilaç tedavisidir. Bu ilaçlar vücuda alındıktan sonra bütün vücuda yayılır. Ameliyat sonrası da bu tedaviye bir müddet devam edilebilir. Birkaç ilacın birarada verilmesi daha etkili olur. Doktorun tavsiyesine göre ilaca bir müddet ara verilip tekrar başlanabilir. Böylece hastanın kendini toparlanması amaçlanır. Östrojene duyarlı kanser hücreleri için östrojenin etkisi azaltıcı ilaçlar kullanılır.

Diğer tedavi seçeneklerinden birisi de ameliyattır. Gerekirse memenin tamamı çıkarılabilir. Bu durumda plastik cerrahi ile protez meme takılabilir. Meme alınmadan korumaya yönelik cerrahi girişim de uygulanabilir. Ameliyattan sonra kalan kanser hücrelerini öldürmek amacıyla ışın tedavisi uyulanır. Ağrı ve memede şişme gibi yan etkileri olsa da zamanla bu ortadan kalkar.

MEME KANSERİ RİSKİ NASIL AZALTILIR?

Meme kanserini önlemek %100 mümkün değildir. Fakat alınacak bazı tedbirlerle meme kanseri riski azaltılır. Şişmanlıktan kurtulmak, alkol ve sigara kullanımının bırakılması, yağlı besinler yerine sebze ve meyve tercih edilmesi bir çok hastalıkta olduğu gibi meme kanserinin de gelişimini azaltır. Ayrıca, spor yapmak meme kanseri riskini önemli ölçüde azaltmaktadır.

Eğer hastalığın tanısı erken konursa ortaya çıkabilecek sorunların büyük ölçüde önüne geçilir. Yaşam süresi uzatılır ve oluşacak hasar en aza indirilir. Ayrıca erken tanıyla uygulanacak tedavi seçenekleri daha fazladır.

BEHÇET HASTALIĞI


İlk olarak 1937 yılında Türk doktor Hulusi Behçet tarafından tanımlanan bu hastalık; vücudun bazı bölgelerinde iltihaplanma şeklinde kendini belli eden müzmin ve kesin tedavisi olmayan bir rahatsızlıktır. Belirtilerini ilk kez Hulusi Behçet tanımladığından onun soyadı ile adlandırılır.

Vücudun her yerini etkileyebilen bir hastalıktır. Başta ağız ve kasık bölgesinde “aft” adı verilen yaralar olmak üzere; eklemlerde, göz, beyin, kalp damarlarında tekrarlayan iltihaba neden olur. Behçetin belirtileri, ataklar şeklinde ve farklı organlarda görülür. Bağışıklık sistemini ilgilendiren bir hastalıktır.

Behçet, bulaşıcı bir hastalık değildir.

BEHÇET HASTALIĞI KİMLERDE GÖRÜLÜR?

Behçet hastalığı çoğunlukla 20-40 yaş arasında ortaya çıkmakla birlikte; akdeniz, ortadoğu ve uzakdoğu ülkelerinde daha fazla görülür. Özellikle bizim ülkemizde yaklaşık her 300 kişiden birinde bu hastalık vardır. Erkeklerde görülme sıklığı kadınlara nazaran biraz daha fazladır. Bu hastalık ipek yolu üzerindeki ülkelerde daha çok görüldüğü için ipek yolu hastalığı da denir.

BEHÇET HASTALIĞININ NEDENLERİ

Günümüzde behçet hastalığının nedeni ya da nedenleri bilinmemektedir. Yalnız bazı mikropların ve kalıtsal faktörlerin bu hastalığın ortaya çıkmasında neden olduğu düşünülmektedir. Bu kalıtsal faktörler arasında bazı genleri taşımanın bu hastalığa eğilimi arttırdığı düşünülmektedir. Ağız bölgesine yerleşen bazı mikroplarla, uçuk virüsünün bu hastalıkta etkili olduğundan şüpheleniliyor. Bu mikropların iltihaba neden olduğu için hastalığın bulgularının görülmesine sebep olmaktadırlar. Fakat henüz bu faktörler kesin olarak ispatlanamamıştır.

BEHÇET HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Behçette, her hastada aynı bulgular gözlenmez. Şiddeti ve belirtileri her hastada farklı olsada hastanın bazı şikayetleri, bu hastalığın belirtileri olarak kabul edilmektedir.

Ağızda çıkan yaralar behçet hastalarının çok büyük bir kısmında görülmektedir. Hastalığın ilk habercisi olarak kabul edilir ve diğer bulgulardan önce görülür. Tekrarlama zamanı farklıdır. İyileştiğinde iz bırakmaz. Bu yaralara aft yaraları denir.
Genital bölgede de yaralar ortaya çıkar. Sivilce şeklinde ortaya çıkan bu kırmızı yaralar daha kötü bir hal alır. Ağız yaralarının aksine iyileştiğinde iz bırakırlar.

Behçet hastalığı gözdeki damarlarda iltihaplanmaya neden olur. Hastaların yarısında görülür. Gözde kanlanma, bulanık görme ve hatta görme kaybıyla kendini belli eder. Her iki gözü birden etkileyebilir.

Ayrıca deride yaralar görülür. Bunlar kasık bölgesinde, yüzde, sırtta iltihaplı ve etrafı kırmızı, sert şekildedir. Bacaklarda görülenler daha koyudur ve iyileşince koyu bir iz bırakırlar.
Eklemlerde ağrı ve iltihaba neden olur. Diz, ayak ve el bileğinde, dirsekte şişlik görülür.

Bunlardan başka kan damarlarında iltihap oluşur. Beyin damarlarında olursa şiddetli baş ağrısı yapar. İltihap sonucu tıkanan damarda kanama görülebilir. Tehlikeli bir durumdur. Bacaklarda görülen tıkanıklık sonucu da şişlik ve ağrı meydana gelir. Akciğerde ve böbrekteki iltihaplanmalar sonucu ciddi sağlık sorunları görülür.

BEHÇET HASTALIĞININ TANISI NASIL KONUR?

Behçet hastalığının tanısında “paterji” testi kullanılır. Deri altına bir madde enjekte edilir ve 2 gün içinde iltihaplanma olup olmadığına bakılır. Test pozitif çıkarsa tanı koymaya “yardımcıdır”. Fakat bu testin pozitif çıkması tanı koymak için yeterli değildir. Bundan başka behçet hastalığı tanısı için bir yöntem yoktur. Hastanın şikayeleri ve görülen belirtiler ile tanı konur. Fakat diğer hastalıkların olmadığından emin olmak için kan testleri yapılır. Bazı durumlarda testler normaldir fakat hastada görülen bulgular şiddetlidir.

BEHÇET HASTALIĞININ TEDAVİSİ

Behçet hastalığında tedavi hastalığı tamamen ortadan kaldırmak yerine hastanın şikayetlerini azaltmaya yöneliktir. Çünkü bu hastalığın tedavisi henüz yoktur. Tedavi şekli, belirtilerin görüldüğü organa göre değişir.

Bulguları ortadan kaldırmak için ilaç tedavisi uygulanır. Kolsişin, kortikosteroid ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar iltihapların çoğalmasını engelleyicidir. Bu ilaçlar, hastalığın beliritlerinin tekrarlamamasını sağlar. Tedavi edici değildir.

Tedavisi uzun süren bir hastalıktır ve bu yüzden düzenli kan tetkikleri, göz muayenesi yapılarak, hastalığa neden olan durumlar araştırılabilir ve buna göre tedaviye yön verilir.
Behçet hastalığı düzenli ilaç kullanımı sayesinde kontrol altına alınabilir. Fakat kesinlikle doktor kontrolünde yapılmalıdır.

APANDİSİT


Karnın sağ alt bölümünde apandis (apendiks) denen kalın bağırsağın uzantısı bulunur. Solucan şeklinde ve hareket kabiliyeti olan apandisin içinden herhangi bir besin geçmez. Uzunluğu çocuklarda biraz daha fazladır. Yaklaşık 9-10 cm uzunluğundadır fakat bundan daha az ya da daha fazla olabilir. Yerleştiği yer bazı kişilerde farklılık gösterebilir. Bu durum apandis rahatsızlığı olanlarda tanı koymayı zorlaştırır.

Apendiksin (apandisin) çoğunlukla dışkı veya daha az bir ihtimalle safra taşı, tümör ya da barsak kurudyla tıkanması sonucu iltihaplanmasına apandisit denir. Apandisin vücuttaki fonksiyonu henüz bilinmemektedir. Sadece lenf dokusu bakımdan zengin bir yapıdır. Yine de apandisin iltihaplanması sonucu yırtılıp karın bölgesinde yayılmasıyla, ciddi problemler ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde tehlikeli bir hastalık olan apandisit, karın zarının iltihaplanmasına yol açabilir.

KİMLERDE GÖRÜLÜR? GÖRÜLME SIKLIĞI NE KADARDIR?

Yapılan araştırmalara göre A.B.D'de ve diğer batı ülkelerindeki insanların yaklaşık %10'unun hayatının bir döneminde apandisite yakalandığını göstermiştir. Bu hastalığın ortaya çıkmadığı yaş yoktur. 2 yaşından küçük çocuklarda görülme ihtimali nadirdir. Bu yaştan sonra görülme sıklığı artar ve en çok genç yetişkinlerde, 20 yaşından sonra görülmeye başlar. Bu dönemden sonra en sık yaşlılık döneminde ortaya çıkar.

Erkekler, apandisite, kadınlara oranla daha fazla yakalanır. Bu oran 1.5/1' dir. Fakat çocukluk döneminde, hem kızlarda hem de erkeklerde görülme ihtimali eşittir.

APANDİSİTİN NEDENLERİ VE ORTAYA ÇIKIŞI

Apandis; içi boş, kanal şeklinde dar bir yapıdır. Burada bir çok mikroorganizma yaşar. Bu mikroorganizmalar, barsakta da yaşayan mikroplardır. Apandisin içi, dışkı ya da safra taşı gibi nedenlerle tıkandığında, kalın bağırsakla bağlantısı zayıflar. Böylece mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanırlar. Böylece burada iltihap oluşmaya başlar. Hem mikropların birikmesi, hem de iltihap oluşması apandiste basıncın artmasına yol açar ve çürüme başlar. En sonunda apandis patlar.

Apandisin tıkanmasının nedenlerinden biride, aynı bademcikte olduğu gibi lenf dokularının şişmesidir. Fakat iltihaplı apandislerin çok az bir kısmında apandis kanalının tıkanmasının nedeni açıklanamamaktadır.

APANDİSİTİN BELİRTİLERİ VE TİPLERİ

İki tip apandisit vardır. Bunlardan birincisi akut apandisittir. Belirtileri şiddetli seyreder ve ameliyat olmayı gerektirir. Mukuslu, irinli ve kangrenli olmak üzere üç tipi vardır. Mukuslu apandisitte iltihap artmıştır ve apandis büyümüştür. En çok karşılaşılan tiptir. Tedavi edilmezse irinli apandisit oluşur. İrinli apandisit, apseye neden olur ve bağırsağın diğer bölümlerine yayılabilir. Ülserleşmesi sonucunda karın zarı iltihabı meydana gelir. Kangrenli akut apandisitte, kanın pıhtılaşması sonucu, apandise gelen kan miktarında azalma vardır. Sonuçta doku ölümü gerçekleşir ve apandis kopar. Yayılması sonucu daha ağır bir karın zarı iltihabı gerçekleşir.

Akut apandisitin en önemli belirtisi, karın ağrısıdır. Bu ağrı göbek çevresinde, yavaş yavaş artan bir şiddette karnın sağ alt tarafına yayılan künt tarzda bir ağrıdır. Yaklaşık 4-5 saat sürer ve bu süre içinde şiddeti azalır ya da artar. Bu ağrı, kasık bölgesinde, sırtta ya da genital bölgede hissedilebilir.

Ayrıca bir çok olguda iştahsızlık, bulantı, kusma meydana gelebilir. Ateş hafif yükselmiştir. İshal ya da kabızlık bazı çocuklarda görülebilir. Hastanın rengi solmuştur ve nabız yükselmiştir.

Kronik apandisit, akut apandisite göre daha hafif seyreder. En çok görülen belirtisi sık sık fakat daha hafif şiddette karın ağrısıdır. Hemen ameliyat edilmesi gerekmez. Bulantı ve kusma yoktur. Kronik apandisitte ateş yüksekliği saptanmamıştır.

APANDİSİT NASIL SEYREDER?

Hastalığın tedavi edilmediği durumlarda, belirtiler genelde şiddetlenmekle beraber az bir hastada ise şikayetler azalır. Şiddetlendiği durumlarda, karnın sağ alt bölümünde dokunulduğunda hissedilebilen bir şişlik, kütle vardır. Dinlenmeyle ve ilaç tedavisiyle bu şişlik azalabilir. Ayrıca apandisitin şiddetlendiği durumda ortaya çıkabilecek bir diğer tehlike karın zarının iltihaplanmasıdır. (Peritonit) Acil tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Ateş çok yükselmiştir ve karın ağrısı çok şiddetlidir. Hastanın rengi sararmıştır ve kusma görülür. Ölüme yol açar.

APANDİSİT TANISI

Apandisitin tanısını koymak zor olabilir. Çünkü hastalığın belirtileri bir çok hastalıkta da vardır. Özellikle apandisitin yerinin değişken olması tanıyı iyice güçleştirir. Doktor muayenesinde hastanın hareket etmekten çekinmesi, hareket sırasında ağrının artması apandisit şüphesini arttırır. Yapılan ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile apandisin yapısı hakkında bilgi elde edilir. Ayırıcı tanı için, diğer çevre organların da incelenmesi gereklidir. Ayrıca karnın sağ alt tarafına bastırılınca ağrının artması önemli bir bulgudur.

APANDİSİT TEDAVİSİ

Apandisit, tedavisi kolay bir hastalıktır. İlaçla yapılan tedavi, antibiyotiklerin kullanılması, hastalığın iyileşmesini sağlamaz. Apandis, antibiyotiğin zor ulaşabileceği bir yerdedir. Kesin tedavi için ameliyat şarttır. Kolay bir ameliyattır. Bu ameliyat sırasında apandisit alınır. Yaklaşık 30-40 dakika sürer ve 1 gün hastanede yatma süresi vardır.

Apandisit, tehlikeli bir hastalık olduğundan ve ölüme yol açtığından, hasta hemen ameliyat edilmelidir. Hastalığın belirtilerinin ağırlaşmasını beklemeden yapılan bu uygulama, tanının yanlış konmasına neden olabilir. Ameliyat sırasında apandis sağlam dahi olsa, çıkarılmasında fayda vardır.

Hastalığın şiddetlendiği ve karın zarı iltihabına neden olduğu durumlarda ise öncelikle hastanın genel sağlık durumu kontrol altına alınmalıdır. Fakat çocuklarda böyle bir durum söz konusu ise ameliyat edilmesi gerekir.

Bazen apandis bir zarla çevrilir ve iltihap karın içine yayılmaz. Bu durumda hemen ameliyat yapılmaz. Hastanede gözetim altında tutulan hastaya antibiyotik tedavisi uygulanır. Durum düzeltilemezse hasta, ameliyata alınır. Apandisiti olan kişilerin kendi başlarına ağrı kesici kullanmamaları gerekir. Tedavi sonucunda ağrıları geçmeyen kişilerin doktora tekrar başvurmaları gerekir. Çünkü başka hastalıklar da varolabilir.

ALZHEİMER HASTALIĞI


Unutkanlık hepimizin zaman zaman yaşadığı bir sorundur. Fakat, unuttuklarımızı hatırlamamız uzun sürmez. Çoğu stresli iş ortamı, yorgunluk gibi faktörlerden kaynaklanır. Bunlar basit unutkanlıklardır. Günlük yaşamımızı etkileyen bir problem değildir.

Alzheimer, yaş ilerledikçe unutkanlıkla ortaya çıkan, hafıza, konuşma gibi durumlarda sorunlar yaşanan, günlük yaşamın gerektirdiklerini uygulayamama gibi problemlere yol açan bir hastalıktır.

Geri dönüşümü olmayan ve ilerleyen bir hastalık olan alzheimer, halk arasında bunama olarak bilinir. Beynin fonksiyonlarında bozukluk vardır. Hastanın düşünmesinde sorun ortaya çıkar. Alzheimer, ciddi bir hastalıktır. Belirtiler görüldükten 7-8 yıl sonra ölüme yol açabilmektedir.

ALZHEİMER HASTALIĞI KİMLERDE, NE KADAR SIKLIKLA GÖRÜLÜR?

Alzheimer, sıklıkla 65 yaşın üzerindeki kişilerde görülür. Hem kadın hem de erkekte görülen bu hastalığın, kadınlarda biraz daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Yapılan araştırmalar, 65 yaşın üstündeki, ortalama her 15 kişiden birinde bu hastalığın görüldüğünü ortaya koymuştur. 80-85 yaşın üzerindeki, her iki kişiden birinde alzheimer görülmektedir.

Ayrıca bu hastalık sadece 65 yaşın üzerinde değil, kırk ve ellili yaşlarda da ortaya çıkmaktadır. Fakat diğer yaşlara göre sık karşılaşılan bir durum değildir.

Dünyada 20 milyondan fazla alzheimer hastası vardır. Bu hastaların yaklaşık 300 bini ülkemizdedir. Bu hastaların sayısı, gün geçtikçe artmaktadır. Çünkü dünyada insan ömrü uzamakta ve yaşlı insan sayısı artmaktadır.

ALZHEİMER HASTALIĞININ NEDENLERİ VE HASTALIĞIN SEYRİ

Alzheimer hastalığının nedenleri arasında kalıtsal faktörler, beyinde protein birikimi, beyin hücrelerinin ölümü, sinirsel iletimin bozulması, çeşitli zehirli maddeler yer almaktadır. Ayrıca yaş ilerledikçe, alzheimerın görülme ihtimali artar. Fakat hastalığın kesin nedeni henüz bilinmiyor.

Hastaların sadece yüzde 10’unda ailede alzheimer varlığı tespit edilmiştir. Bu yüzden, bu hastalık sadece tek bir kalıtsal faktöre bağlı değildir.

Alzheimer, yavaş ilerleyen ve sinsi bir hastalıktır. Beyindeki sinir hücreleri yok olmaya başlamıştır. Önceleri kısa süreli unutkanlıklar şeklinde ortaya çıkar. Örneğin, hasta bir gün önce ne yaptığını, ne yediğini hatırlayamaz. Hastalık ilerledikçe, kişinin günlük işleri aksamaya başlar. Sorduğu bir şeyi tekrar sorar, yakınlarını tanıyamaz hale gelir. Bu durumda kişinin psikolojisi bozulur. Psikolojisi bozulan hasta, içine kapanık bir hale gelir. Konuşma, yürüme, tuvalete gitme gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve yatağa mahkum bir yaşam sürmeye başlar. Yani hem fiziksel hem zihinsel problemler vardır.
İlerlemiş alzheimer hastalığı, hastaların ailesi için de bir yüktür. Hastanın bütün bakımı aile tarafından yapılmak zorundadır.

ALZHEİMER HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Alzheimer hastalığının, temel olarak 10 tane belirtisi olduğu kabul edilmektedir. Bu belirtilerden bir ya da birkaçının bulunması alzheimer belirtisi olabilir.

günlük yaşamı etkileyecek kadar unutkan olma (kişilerin adlarını, olayları hatırlayamama),
gündelik işleri yapamama (yemek yapmak gibi),
kelimeleri bulurken zorlanmak,
tarihleri ve bilinen yolları hatırlayamama,
çok basit konularda bile karar vermede güçlük çekme,
hesap yapamama, pratik düşünmede zorluk çekme,
eşyaların yerlerini karıştırmak (koyarken başka yere koymak),
davranışlarda ve ruh halinde değişiklik,
karakter özelliklerinin değişmesi, insanları suçlama,
sorumluluk sahibi olmaktan kaçmak alzheimerın belirtileridir.

ALZHEİMER HASTALIĞI TANISI NASIL KONUR?

Öncelikle yukarıdaki belirtilerden bazıları sizde varsa bir psikolog ya da sinir hastalıkları uzmanına başvurmanız gerekir.
Çekilen beyin filmi, yapılan kan tahlilleri ve laboratuvar tetkikleri ile alzheimer hastalığı diğer hastalıklardan ayırt edilmeye çalışılır. Çünkü her unutkanlık, bu hastalığın belirtisi değildir. Bu şekilde hastalığın kesin tanısı konur.

ALZHEİMER TEDAVİSİ

Hastalığın kesin tedavisi yoktur. Yani yapılan tedaviyle, hastalık tamamen ortadan kaldırılamaz. Öncelikle şunun bilinmesi gerekir; bu hastalığın tedavisinde erken tanı çok önemlidir.
Yapılan tedaviyle, hastalığın ilerlemesi yavaşlatılır ve hastalığın semptomları azaltılır. Amaç, hastanın yaşam kalitesini arttırmaktır. Ayrıca, ortaya çıkan psikolojik problemlerle başa çıkabilmek için de çeşitli ilaçlar (antidepresan gibi) kullanılır. Fakat bu ilaçlar doktor kontrolünde alınmazsa daha kötü sorunlara yol açabilir.
Gün geçtikçe, alzheimer hakkında daha fazla bilgi sahibi oluyor ve daha fazla ilaçlarla karşılaşıyoruz. Yapılan çalışmalar, hastalığın tedavisinde büyük adımlar atılacağını göstermektedir.

ALZHEİMER HASTASI VE YAKINLARININ BİLMESİ GEREKENLER

Öncelikle hastanın kendisine, cesaret ve güven duygusunu aşılamak gerekir. Hastaya her zaman yardım edilmeli ve bu yardımın hastaya kabul ettirilmesi gerekir.
Hastanın hislerini paylaşmak gerekir. Gerekirse hasta, doktora nasıl bir durumda olduğunu anlatmalı ve bu yönde de tedavi uygulanmalıdır.
Yapılacak işler için bir kağıda notlar alınmalıdır. Aynı şey, eşyaların yerini bulmak için de yapılmalıdır.
Alzheimer hastalarının araba sürmesi tehlikelidir. Bu yüzden bir kişinin, hastaya eşlik etmesi (şoför olarak) gerekir.
Hastanın sağlığına ve beslenmesine dikkat edilmelidir.
Hasta hobilerini kısıtlamamalıdır. Önceden yaptıklarını, yapmaya devam etmelidir. Fakat artık çalışmayı bırakması gerekir.
Hastalık ilerlemeden, hastanın ilerideki bakım durumu görüşülmelidir.
Alzheimer, sadece kişinin kendisine değil, ailesine de maddi ve manevi yük getirdiğinden, bu hastalıkla yaşamaya alışmak ve başedebilmek için destek almak gerekir.

ALERJİ (ALLERJİ) NEDİR?


Bazı insanlar, zararlı olmayan bazı maddelere karşı daha fazla duyarlı olup, aşırı reaksiyon gösterir. Allerjen denilen bu maddeler, bağışıklık sistemimizle temas ederse, zararlı olmadığı halde vücut, buna karşı aşırı miktarda koruyucu madde (antikor) üretir. Bu duruma alerji denir.

Alerjik bir bünyesi olan kişilere de atopik kişiler denir. Bağışıklık sistemimiz bir kere allerjen maddeyle karşılaştığında aşırı reaksiyon gösterir ve o maddeyi hafızasına alır. Tekrar onla karşılaştığında, önceden tanıdığı için hemen koruyucu madde üretir ve aşırı duyarlılık gösterir.

Toplumun yüzde 30'unda alerji vardır. Alerji, genetik (ırsi) sebeplere bağlıdır. Fakat ortaya çıkışında çevresel faktörlerin de etkisi çoktur. Ne kadar çok allerjenlere maruz kalınırsa, alerjik hastalıklar o kadar çok ortaya çıkar. Yani sadece allerjiye yatkın olmak yeterli değildir. Ayrıca mevsimler de alerjinin ortaya çıkmasında önemli rol oynamaktadır. Çünkü her mevsimde görülen allerjenlerin yoğunluğu değişmektedir.

ALLERJEN MADDELER NELERDİR?

Ev tozu, gözle görülemeyecek kadar küçük böcekler ( akarlar ), polenler en sık rastlanan alerjiye neden olan maddelerdir. Ayrıca kedi-köpek gibi hayvanların tüyleri, bazı yiyecekler, güneş, bazı ilaçlar, küf mantarları, parazitler, bazı kimyasal maddeler, soğuk ya da kirli hava ve bunun gibi birçok faktör allerjen özelliktedir. Bunlar solunum ya da sindirimle, ciltle ve enjeksiyonla vücuda girerler ve reaksiyona neden olurlar.

Alerjiye neden olan polenlerin, havadaki miktarı ve havada kalma süreleri, alerjinin ortaya çıkışında önemlidir. Havada kalmayan polenler alerjiye neden olmazlar. Ayrıca bazı bitkilerin polen yapısı birbirine benzediğinden, bu bitkilere karşı da alerji görülür.

ALLERJİK HASTALIKLAR

Vücudumuzun her organı farklı allerjenlere duyarlıdır. Alerjisi olan bir kişinin bütün allerjenlere karşı duyarlı olması şart değildir. Bir tanesine karşı reaksiyon gösterebileceği gibi bir kaç allerjene de gösterebilir.

Allerjik astım, allerjik orta kulak iltihabı ve burun nezlesi, egzema dediğimiz atopik dermatit, böcek sokmalarına karşı oluşan allerjiler, alerjik sinüzit, gıda allerjisi, alerjik göz nezlesi, ilaçlara karşı olan alerji, güneş alerjisi, lateks alerjisi (lateks: kauçuklu bir madde) bazı allerjik rahatsızlıklardır.

Bu hastalıklar tekrarlayıcı olduğundan önemlidir. İnsan yaşamını sınırlandırır ve performansını etkiler. Hatta anaflaksi dediğimiz, ani ölümle sonuçlanabilen tehlikeli bir hastalıktır. Bu durumda yapılacak tek şey acilen doktora başvurmaktır. Çünkü dakikalar içinde gerçekleşen bir vakadır. Ani kriz şeklinde ağır bir rahatsızlık görülür.

Her hastalığın belirtisi farklıdır. Aynı allerjik hastalıklarda görülen belirtiler de kişiden kişiye değişebilir. Örneğin; ciltte oluşan bir alerjide, kaşıntı, kuruma kabarıklık, döküntü gibi bulgular vardır. Yine burun nezlesinde, burunda kaşıntı, akıntı, hapşurma görülür. Bu belirtiler sadece allerjik hastalıklarda ortaya çıkmaz. Allerji olduğunu söyleyebilmek için doktor tarafından bazı testler yapılması gerekir.

ALLERJİK HASTALIKLARIN TANISI

Öncelikle şunun iyi bilinmesi gerekir; erken teşhis hastalığın tedavisi ve ilerlemesinin durdurulması için çok önemlidir. Oluşabilecek krizlerin de önüne geçilmiş olur. Böyle bir durumda vakit kaybetmeden doktora başvurmanızda fayda vardır.

Allerjik hastalıklar için zor bir tanı yöntemi yoktur. Doktorunuz sizin şikayetlerinizi dinleyecektir. Hastalığın belirli dönemlerde ve tekrar görülmesi, ailede de böyle bir alerjinin var olması, alerjenle temas sonucu ortaya çıkması, hastalığın tanısını kolaylaştıracaktır. Ayrıca alerji durumunda üretilen antikor E tipidir. Bu koruyucu maddenin kandaki miktarına bakılarak alerji tanısı konabilir. Bunun dışında alerjinin türüne göre bazı tetkikler yapılabilir.

ALERJİ TEDAVİSİ

Alerjinin tedavisi sürekli olsa da her zaman ilaç kullanılacak diye bir şey yoktur. Yapılacak tedaviyle allerjik hastalık kontrol altına alınmaya çalışılır. Her hastada hastalık tamamen geçecek diye bir şey yoktur. Alerji, tekrarlayan bir hastalıktır. Hastalığın görüldüğü mevsimde yapılacak tedavi, kişinin rahat bir yaşam sürmesini sağlar. Uygulanacak tedavi, hastalığın tipine, şiddetine, hastalığa neden olan allerjene göre değişir. Verilecek ilaç da buna göre değişir. Amaç yan etkiyi en aza indirmek için gereken en düşük dozda ilaç tedavisi uygulamaktır. Gerektiğinde ilaç tedavisi kesilir ve tedavi şekli değiştirilebilir.

Buruna uygulanan enflamasyonu önleyici ilaçlar alerjik nezle tedavisinde çok önemlidir. Burundaki kaşıntı, tıkanıklık, akıntı ve hapşurmanın azalmasını sağlar. En çok kullanılan ilaçlardan birisi de antihistaminiklerdir. Bu ilaç kullanımındaki amaç alerjik nezle belirtilerini ortadan kaldırmaktır. Burun akıntısını önler fakat alerjik nezleye yol açan tek bir faktör olmadığından, hepsine etki gösteremez. Bunların dışında dekonjestan dediğimiz burundaki damarları daraltarak rahatlamayı sağlayan ilaçlar da kullanılır. Fakat bu ilaçların fazla kullanılması durumu daha da kötüleştirebilir.

Alerjiyi önlemek için alerjiye neden olan faktörlerin ortadan kaldırılması gerekir. Bunun için yünlü ya da hayvan tüyü içeren yastık ya da yorganlar kullanılmamalıdır. Tüylü oyuncalar ortadan kaldırılmalıdır. Ev tozu böceklerinden kurtulmak için ise yatak örtülerinin en az 60 derecede haftada bir kez yıkanması gerekir. Eğer alerjinin sebebi küf ise odanın nemi azaltılmalıdır. Polen alerjisi olanlarda saçlar yatmadan önce yıkanmalıdır. Kuru ve rüzgarlı havalar bu tip alerjisi olanlar için risk faktörüdür. Güneşli havada dışarı çıkmak gerekiyorsa gözlük ve şapka kullanılmalıdır.

Aerjisi olanlara aşı uygulanabilir. Bu aşı, sıklıkla ev tozuna ya da polenlere karşı alerjisi olanlarda en fazla etkilidir.

KIZAMIK


İlkbaharda ve kışın son döneminde ortaya çıkan, virüsün neden olduğu, ateş ve deride döküntülerle kendini gösteren, bulaşıcı bir hastalıktır.

Kızamık, hastanın iş ya da okul hayatına engel olur. Kişi, kendini oldukça yorgun hisseder ve ateşi yükselir. Tehlikeli bir hastalık olan kızamık, bazı yan etkiler sonucu başka rahatsızlıklara (ishal, akciğerde, gırtlakta, orta kulakta iltihap) yol açar. Bu hastalıkların görülme sıklığı ortalama %10 civarındadır.

Kızamık, hamilelerde, bebeklerde tehlikelidir. Ayrıca bu hastalık, ölüme bile sebep olabilir. Aşının kullanılmadığı bölgelerde salgın görülebilir.

KIZAMIK NASIL BULAŞIR?

Kızamığa neden olan mikrop, hastanın ağız ve burun boşluğuna yerleşir. Yerleştikten sonra bir hafta içinde, hastalık bulaşabilir. Bu süre, döküntünün başlamadan önce ve başladıktan sonraki dönemidir.

Bulaşma yolu, konuşma, hapşırma ya da öksürme ile tükürük damlacıklarının yayılması ile olur. Kızamık virüsü, havada iki saat kadar canlı kalır. Çocukluk dönemi hastalığı olarak bilinse de, bu dönemde hastalığa yakalanmamış erişkinlerde de ortaya çıkabilir. Hastalık görüldüğünde, vücut bu mikroba karşı bağışıklık kazandığından, tekrarlamaz.

KIZAMIK NASIL ORTAYA ÇIKAR?

Kızamık virüsüne temas etmek, ayrıca hastalığa karşı vücudun bağışık olmaması, hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Hastanın, ağız ya da burun boşluğuna yerleşen mikrop, burada üreyerek, bütün vücuda yayılmaya başlar. Mikrop, kana karıştıktan yaklaşık 10 gün sonra hastalığın belirtileri ortaya çıkar. Bu durum hastalığın, 15. gününe denk gelir. Bundan sonra hastalığın bulaşması azalır. Çünkü, döküntüyle birlikte mikrobun üremesi de azalmıştır.

KIZAMIĞIN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Mikrop girdikten sonra, 10. günde döküntü öncesi dönemin bulguları ortaya çıkar ve en fazla 3 gün sürer. Hastanın ateşi yükselir, titreme vardır ve ağzının içinde küçük, beyaz lekeler ortaya çıkar. Öksürük kuru ve inatçıdır ve yine bu dönemde ortaya çıkar. Gözler kızarmıştır ve ışıktan rahatsız olur.
Döküntülü dönemde, döküntüler kırmızılaşır ve büyür. Biraz kabarmıştır ve sayıları artmıştır. Yüzde ve boyunda ortaya çıkan döküntü daha sonra gövdeye,kollara ve bacaklara da yayılır. Hasta yorgundur ve ateşi tekrar yükselmiştir. Soğuk algınlığı, bu dönemde görülür. Bademcikler şişmiştir.

Daha sonra iyileşme dönemi başlar. Döküntüler solar ve düşmeye başlar. İz bırakmazlar ve hasta artık iyileşmiştir. Kişi, eski enerjisine kavuşur. Hastanın ateşi normale döner ve kişi, soğuk algınlığından kurtulur.

KIZAMIK TANISI NASIL KONUR?

Kızamık hastalığında ortaya çıkan belirtiler, bu hastalığa özgü bir durum değildir. Bir çok enfeksiyon sonrası bu belirtiler görülür. Ama döküntü ve döküntünün ortaya çıktıktan sonraki seyri, hastalığın tanısı için önemlidir. Döküntü başlamadan önce hastalığın tanısını koymak zordur.

Kızamıkta ortaya çıkan lekeler hastadan hastaya farklılık gösterir. Ayrıca ağız içinde görülen bu beyaz lekeler başka bir hastalıkta oluşan bir bulgu değildir. Bu durum da tanı için önemli bir kriterdir.

KIZAMIK TEDAVİSİ

Kızamığın tedavisinde amaç, hastalığın belirtilerini ortadan kaldırmaktır. Kızamık için geliştirilmiş bir ilaç yoktur. Ateş düşürücü, ağrı kesici ilaçlar kullanılır. Öksürük için öksürük şurupları önerilir.

Bu yüzden evde yapılan tedavi, önemlidir. Hastanın kaldığı oda tedbir amacından ayrılmalıdır. Ayrıca, odanın sık sık havalandırılması ve gün ışığı görmesi gerekir. Oda ısısı 20 derece civarı olmalıdır. Beslenme, kızamık hastaları için önemlidir ve dikkat edilmelidir. Özellikle sıvı besin alımı, meyve suları ile hasta beslenir. C vitamini için de gereklidir. Et suyu, süt ve süt ürünleri verilebilir. Sıvı besinlerin verilmesindeki amaç sindiriminin kolay olmasıdır.

KIZAMIKTAN KORUNMA VE KIZAMIK AŞISI

Kızamık aşısı, cilt altına, enjeksiyonla yapılır. Çocuklarda ya da hastalığı geçirmemiş erişkin kişilerde, iki doz halinde uygulanır. En erken 12 aylıkken, 15. aya kadar uygulanabilir. İkinci aşı, çocuk 4-6 yaş arasında iken uygulanır. Bu iki aşıdan sonra, kızamığa karşı yüzde 99 oranında korunma sağlanır.
Ayrıca kızamık aşısı, yetişkinlerde ve hamilelikten önce yapılabilir. Fakat “hamilelikte” uygulanmaz.Böylece hastalığa karşı koruyuculuk sağlanır. Hiç bir yan etkisi yoktur. Olsa bile hafiftir ve önemli değildir.

ŞEKER HASTALIĞI NEDİR? NİÇİN ŞEKER HASTASI OLURUZ?

Vücudumuzda midenin arka kısmında pankreas adında bir bez bulunur. Bu bez kan şekerini düzenleyen hormonlar salgılar. Bu hormonlardan biri insülindir. İnsülinin salgılanamaması ya da etkisiz kalması sonucu hücrenin enerjisini karşılamak gibi çok önemli bir görevi olan şeker(glukoz) hücreye giremez. Hücreye giremeyen bu şeker kanda birikir. Kanda normal bulunması gereken miktardan daha fazla bulunur. Bu da bütün hücrelere zarar verir. Çünkü fazla şeker vücutta zehir gibidir. Şeker hastalığı aileden gelen (kalıtsal) ve çevresel faktörlere bağlanmaktadır.

ŞEKER HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

Çok fazla su içme ve içme isteği,
İştahın açılması ve fazla yemek yeme,
Çok sık idrara çıkmak ve geceleri bunun için sık sık uyanmak,
Ciltte kuruma,
Sürekli halsizlik ve yorgunluk, çabuk yorulmak,
Yaraların geç iyileşmesi,
Bazen bulanık görmek
gibi belirtileri vardır.

ŞEKER HASTALARINDA HANGİ HASTALIKLAR VEYA RAHATSIZLIKLAR GÖRÜLEBİLİR?

Şeker; kanda bulunduğundan ve kan da damar içinde dolaştığından damara zarar verir. Başta kalp, beyin, böbrek gibi hayati işlev gören organlarda olmak üzere, ayaklarda ve gözlerde tahribat ve sorun meydana getirir. Şeker(glukoz) miktarı çok arttığında idrarla şeker kaybı da fazla olur. Oluşan idrar miktarı artar.

Damarlarda hasar sonucu yeterli miktarda kan dokulara gidemezse kalp krizi, felç, böbrek hastalıkları, körlük, uzuvlarımızda gangren, görme bozukluğu riski artar. Ayrıca bu damarlardaki hasar sonucu damar tıkanıklığı, böbreklerdeki hasar sonucu da hipertansiyon meydana gelir.

Şeker(glukoz) kullanılamadığı için vücut, yağları ve proteinleri kullanmaya başlayacaktır. Bu yüzden hem kilo kaybı hem de vücutta asit fazlalığı ortaya çıkar, ve hasta, ölümle sonuçlanabilecek şeker komasına girebilir.

ŞEKER HASTALIĞININ ÇEŞİTLERİ NELERDİR? HEPİMİZ AYNI TİP ŞEKER HASTASI MI OLURUZ?

Genel olarak iki tip şeker hastalığı(diabet) vardır. Bu sınıflama nedenlerine ve başlangıç yaşına göre yapılır.

TİP 1 ŞEKER HASTALIĞI

Pankreasta insülin yapan beta hücreler hasarlanır ya da insülin yapımını engelleyecek hastalıklar ortaya çıkarsa tip 1 diabet ortaya çıkar. Başlaması çok zaman almaz. Genellikle birkaç gün ya da birkaç hafta içinde ortaya çıkar.

Önemli üç tane bulgusu mevcuttur:

Kandaki şeker(glukoz) miktarı artar,
Karaciğerde enerji ve kolesterol yapımı için yağ kullanımı artar,
Vücut proteinleri azalır
Özetle başlama yaşı 20'den küçüktür. İnsülin üretilemez veya az üretilir. Hasta zayıflar.

TİP 2 ŞEKER HASTALIĞI

Bu tip şeker hastalığında sorun, insülinin eksikliğinden ziyade insülinin etki gösterememesidir. İnsülinin bağlanma yerinde sorun vardır ya da bağlanma yeri sayısı azdır. Tip 1'e oranla çok daha fazla görülen bu hastalık yetişkinlerde görülür. Başlama yaşı genelde 40'tan büyüktür. Bu nedenle erişkin tipi diabet de denir. Hastaların çoğu şişmandır.

Ayrıca bazı hamileliklerde hormon salgısına bağlı olarak hamilelik(gestasyonel) diabeti ortaya çıkabilir. Hamilelik sona erince kan şekeri normal düzeyine iner, ama sonraki 10-20 yıl içinde tip 2 diabet oluşabilir.

KİMLERDE ŞEKER HASTALIĞI GÖRÜLME İHTİMALİ DAHA FAZLADIR?

Şeker hastalarının çoğunda erişkin tipi diabet (tip 2 diabet) görülür. Bu nedenle şeker hastalığı derken genellikle bunu kastediyoruz. Bu hastalığa yakalanmada risk oluşturan faktörler şunlardır:

Ailesinde şeker hastası olanlar,
Fazla kilolu insanlar (bunu beden kütle indeksi-BKİ- ile anlayabiliriz. (BKİ'si 25 in üzerinde olanlar risk altındadır),
Hızlı yemek yiyenler, çabuk acıkanlar,
Yüksek tansiyonu olanlar,
Kandaki yağ miktarı fazla olanlar,
Hareketsiz bir yaşam tarzı sürenler,
Yaş ilerledikçe hastalık riski artar.
Bütün bu faktörlerle birlikte yağları vücudun bel bölgesinde toplananlar (şişman olmasalar bile) bel çevresi erkekte 102 cm.'i kadında 88 cm.'i geçenler risk altındadır. Buna yakın değerlerde olanlar ise dikkat etmelidir.

ŞEKER HASTALIĞI TANISI NASIL KONULUR?

Tanı için idrar ve kanda çeşitli kimyasal testler yapılır.

İdrarda şeker bulunması: Sağlıklı bir kişide idrarla şeker kaybı farkedilemeyecek düzeyde iken şeker hastalarında bu miktar fazladır ve hastalığın şiddetine göre değişir.

Açlık kan şekeri düzeyi: Bu düzey normalde 126 mg/dl nin altında olmalıdır.Bunun üzerindeki değerler şeker hastalığında tanı konulması için önemlidir. Bununla birlikte günün herhangi bir zamanında yapılan şeker ölçümü 200 mg/dl nin üzerinde ise kişi şeker hastasıdır.

Glukoz tolerans testi (GTT): Bu test şeker hastalığı teşhisi konmasında çok önemlidir. Kişi aç iken vücut ağırlığının kg'ı başına 1 gr şeker(glukoz) verilir. Şeker hastası olmayan bir kişi için sonraki 2 saat içinde ortalama 90 mg/dl'den 120-140 mg/dl'ye kadar çıkar ve normalin altına döner. Fakat şeker hastası olan birinde zaten açlık kan şekeri 110 mg/dl nin üzerinde olduğundan bu test uygulandığında çok daha fazla artış gösterir, ve ancak 4-6 saat sonra düşer, ama ilk düzeyinin altına inmez.

Soluğun aseton kokması: Şeker hastalarının soluk verme sırasında nefesleri aseton şeklinde kokar. Çünkü aseton nefes verirken buharlaşır.

ŞEKER HASTALIĞI TEDAVİSİ

Tedavideki temel amaç kan şeker düzeyini normal sınırlar içinde tutmaktır. Bunu sağlamak için hastaya ilk önce perhiz verilir. Kişinin dengeli ve yeterli beslenmesi için perhiz doktor kontrolünde kişinin yaşına kilosuna cinsine göre belirlenmelidir.

Şeker hastalarına toz şeker, kesme şeker, bal gibi çabuk sindirilen besinler yasaklanmıştır. Bunun yerine hastalar için en uygun besinler olan taze sebzeler ve tahıllar önerilir. Örneğin beyaz ekmek yerine kepekli ekmek tercih edilmelidir. Böylece vücut doğru beslenme sayesinde insülini daha iyi kullanır.

Protein ve yağ düzeyi de minimuma indirilmelidir. Çünkü protein karaciğerde şekere (glukoza) dönüştürülür. Yağ da çok önemli bir enerji kaynağıdır ve kilo sorununa yol açar. Bu nedenle hayvansal yağ ve margarinden uzak durmak gerekir. En uygun olan yağ bitkisel yağlardır.

Bir diğer tedavi metodu ise spor yapmaktır. Egzersiz yapmak kaslardaki şekeri yakmamızı sağlar. Hem de kilo problemini engellemeye yardımcı olur. Ancak spor yaparken bilerek yapmak çok önemlidir. Yoksa fayda yerine zararı olabilir.

En önemli tedavi şekli ise insülin tedavisidir. Vücuda verilen insülin kan şekerini ayarlar ve dengede kalmasını sağlar. Bu tedavi doktor kontrolünde hastalığın şiddetine göre gereken dozlarda uygulanmalıdır.

ŞARBON HASTALIĞI


Genelde ot yiyen hayvanlarda görülen, bu hayvanlarla temas ya da bunları besin olarak tüketmekle insana bulaşan, bakterilerin yol açtığı bir hastalıktır. Etkeni, şarbon basilidir. Basil, bir tür bakteridir. İnsandan insana bulaşması söz konusu değildir. Hastalık, ölümle sonuçlanabilir. Bunu önlemek için bir aşı geliştirilmiştir. Bu aşının %90'ın üzerinde koruyucu olduğu tahmin edilmektedir.

Henüz tamamen ortadan kalkmasa da şarbon vakalarının sayısı gittikçe azalmaktadır. Çoğunlukla Akdeniz ülkelerinde görülmektedir. Asya, Afrika, Güney Amerika da hastalığın dünyada görüldüğü yerlerdir. En son 2001 yılında Amerika'da şarbon vakasına rastlanmıştır. Ülkemizde de şarbonlu kişilerin sayısı gittikçe azalmaktadır. Öyle ki, bugün ülkemizde toplam 150 civarında şarbonlu hastanın olduğu tahmin edilmektedir.

Şarbonun ortaya çıkış şekli ve kaynağı henüz bilinmemektedir. Bu hastalığın biyolojik bir silah olarak kullanıldığı ve laboratuvar çalışmaları sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Şarbonun, daha ucuz bir silah gibi olması, kaynağının bol olması, saklanabilen bir mikrobun yol açması, niçin biyolojik silah olarak kullanıldığını açıklamaktadır.

ŞARBON MİKROBU

Şarbona neden olan bir bakteridir. Çomak şeklinde ve hareketsizdir. Üremesi için oksijen gereklidir. Uygun çoğalma ısısı, 37 derece olduğundan insan vücudunda üreyebilmektedir. Hastalık oluşturan kapsülü ve toksini vardır. Bu yapı olmazsa hastalık oluşturamaz. Vücut dışında "spor" denilen bir yapı oluşturur ve kendini soğuk ve sıcaktan, zararlı ışınlardan, asitli ortamdan ve kuruluktan korur. Sporlu şarbon basilinin pasif hale getirilmesi için 140 derecede, yarım saat bekletilmesi gerekir.

ŞARBON TİPLERİ VE BELİRTİLERİ

İnsanlarda akciğer, deri ve sindirim sistemi şarbonu olmak üzere 3 tip şarbon hastalığı vardır. Hayvanlarda görülen belirtilerle insanlarda görülen belirtiler benzerdir.

Akciğer şarbonunda; solunum yoluyla alınan mikrop, akciğerlere yerleşir. Burada yara oluşur ve nefes almada problemler ortaya çıkar. Bakteri vücuda girdikten sonra, bir hafta içerisinde belirtiler görülür. Başta soğuk algınlığı gibi görünür. Birkaç gün sonra ateş iyice yükselir. Lenf bezleri şişer ve nefes almada zorluk görülür. Hastada şok ve koma gelişebilir. Akciğer şarbonuna yakalanan kişiler, erken tedavi edilmediği takdirde menenjit tablosu ortaya çıkar. Antibiyotik kullanılması bir işe yaramaz. Hastalığın ortaya çıkması en az 10 bin bakterinin vücuda girdiğini göstermektedir.

Deri şarbonu; hayvanlardaki bakterilerin deriyle temas etmesi sonucu ortaya çıkan ve en çok görülen şarbon tipidir. Deride bir yara varsa mikrop, vücuda girer. Deride yaralar meydana getirir. Ateş yükselmiş, bulantı ve kusma görülmektedir. Antibiyotikler tedavi amacıyla kullanılabilir.

Sindirim sistemi şarbonu; şarbonlu hayvanların etlerinin yenmesiyle ortaya çıkar. Etlerin iyi pişmemiş olması ya da çiğ tüketilmesi, önemli bir faktördür. En çok öldüren şarbon tipidir. Çünkü sindirim sisteminde kanamalara yol açar. Kan kusma ve kanlı dışkı görülür. Tedavi için antibiyotik kullanılmasının etkisi henüz açıklanamamıştır.

ŞARBON NASIL BULAŞIR?

Şarbonun çeşitli bulaşma yolları vardır. Şarbonlu hayvanlarla doğrudan temas ya da dolaylı olarak temas etmekle bulaşabilir. Bu hayvanların etinin yenilmesi, hayvanın kesilmesi sırasında temas edilmesiyle, doğrudan temas sonucu şarbon bulaşır. Kasaplarda, veterinerlerde, hayvan besleyenlerde görülme ihtimali fazladır.

Sanayi ürünlerinde kullanılan hayvan yünleri, derileri ve kılları ile şarbon bulaşabilir. Hastalığın görüldüğü ülkeden hayvan ve hayvan ürünlerini almak, hastalığın görülmesine sebep olur. Ayrıca laboratuvar çalışmaları sonucu dikkat edilmezse şarbon mikrobu bulaşabilir. Çok sık rastlanan bir durum değildir.

ŞARBON TEDAVİSİ

Şarbon tedavisinde kullanılan yöntem antibiyotik tedavisidir. Bir çok antibiyotik şarbon bakterisini yok edebilir. Akciğer şarbonu olan hastalarda yüksek dozlarda antibiyoik verilir. Süresi yapılan testler sonucu bakterinin hala vücutta olup olmadığına bağlıdır. Deri şarbonu olan hastalarda ise, yaraların olduğu deri bölgesine pansuman yapılır. Herhangi bir cerrahi operasyona gerek yoktur. Ayrıca şarbon insandan insana bulaşmadığından hastanın yakınlarına herhangi bir tedavi uygulanmasına gerek yoktur.

A.B.D'de biyoterör uzmanlarından biri olan Ken Alibek, şarbondan şüphelenen kişilerin aldığı bir paketi ya da mektubu açmadan önce buharlı ütü ile ütülemesinin mikrobu öldürebileceğini söylemektedir. Fakat mutlaka buharlı olması gerekir. Çünkü şarbon mikrobu kuru ortama dayanıklıdır.

ŞARBONDAN KORUNMA

Şarbon mikrobu, toprakta yıllar boyunca canlı kalabilir. Şarbon hastalığının görüldüğü bu bölgelerde hayvanlar için kullanılan şarbon aşısı yapılmalıdır. Bu aşı insanlada kullanılmaz. Böylece mikrobun hayvanlarda hastalık yapmasının önüne geçilir. Ayrıca bu bölgedeki hayvanlarla temas etmekten kaçınmak, etini yememek hastalıktan korunmaya yardmcı olur.

Şarbondan şüphelenilen durumlarda mutlaka sağlık kuruluşlarına başvurulmalıdır. Hayvan ürünlerini kullanan endüstri kuruluşlarının kontrolden geçirilmeleri gerekir. Bu kuruluşlarda çalışan kişilerin de temizliğe dikkat etmeleri gerekir.

Şarbonun biyolojik bir silah olduğunu ve terör amaçlı kullanıldığını söylemiştik. Genelde paket ya da zarf yoluyla insanlara ulaştırılıyor. Eğer şüpheli bir durum varsa; mutlaka paketi ya da zarfı açmayın. Paketi bir kaç torbaya birden geçirip, ağzını iyice bağlayın ve etrafta paketten gelen toz varsa mutlaka temizleyin. Daha sonra ellerinizi iyice sabunlayın. Bundan sonra yetkililere durumu bildirip işi onlara bırakın.

AKCİĞER KANSERİ


Akciğerler gögüs boşluğumuzda bulunan, nefes alıp verirken, oksijenin dokulara alınmasını ve karbondioksitin dışarı atılmasını sağlayan bir çift organdır. İşlevini yapısında bulunan hava kesecikleri sayesinde gerçekleştirir. Kanserler bulundukları yerlerin adıyla isimlendirilir. Akciğerdeki hücreler bazen çeşitli etkenlerden dolayı kontrol edilemezler ve çoğalmaya başlarlar. Bu çoğalma sonucunda akciğer ve çevresindeki dokularda tümörler oluşur. Bu şekilde ortaya çıkan hastalığa akciğer kanseri denir. Akciğer kanseri küçük hücreli ve küçük hücreli olmayan olmak üzere iki çeşittir.

GÖRÜLME SIKLIĞI ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA NASILDIR?

Kalp hastalıklarından sonra dünyada ölüm nedenleri sıralamasında ikincidir. Erkeklerde ise en çok öldüren kanser türüdür. Bunun da en büyük nedeni sigara kullanmak ve sigara dumanına maruz kalmak olarak gösterilmektedir. Genelde 55 yaşın üzerinde görülür fakat bu sigaraya başlama yaşına, sigara kullanma sıklığına, çeşitli kanser yapıcı maddelere maruz kalma durumuna göre değişir.

Kadınlarda tüm kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 30'undan sorumludur. 20. yüzyılda kadınlarda yaygınlaşan sigara kullanımı nedeniyle çok fazla artış göstermiştir. Ülkemizde de sigara kullanımının son yıllarda artması nedeniyle akciğer kanserinin yaygınlaşması kaçınılmaz bir hale gelmiştir.

Türkiye'de erkeklerde görülme sıklığı kadınlardan daha fazladır. Fakat kadın ve erkek arasındaki bu fark gittikçe azalmaktadır. Ülkemizde her yıl yaklaşık 25 bin kişide akciğer kanseri ortaya çıkmaktadır.

NİÇİN AKCİĞER KANSERİNE YAKALANIRIZ? RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

Daha önce belirttiğimiz gibi akciğer kanserinin en büyük nedeni sigara kullanımıdır. Sigara tüm akciğer kanserlerinin yüzde 95'inden sorumludur. Sigara içen bir kişinin akciğerinin kendini temizleme fonksiyonu bozulur. Kanser yapıcı maddeler yüzünden hücreler hasara uğrar ve kanser ortaya çıkar. Kaç kat risk altında olduğunun bilinmesi sigaraya başlama yaşı, sigara kullanma sıklığına göre değişir. Ne kadar çok içiyorsanız o kadar fazla risk altındasınız demektir. Sigara kullanımının yanında sigara dumanına maruz kalan pasif içiciler de aynı riski taşımaktadır.

Ailesinde akciğer kanseri olan kişilerde kansere yakalanma riski normal bireylere göre fazladır. Sigara kullanımı sonucu değişen ve akciğer kanserine sebep olan gen diğer aile üyelerine aktarılmış olabilir. Bu durumda risk 3 kat artmıştır. Bir de sigara içiyorsanız çok daha fazla risk altındasınız demektir.

Ayrıca işi gereği çeşitli kimyasal maddelere (radon, nikel, asbest, berilyum, hardal gazı, arsenik ) maruz kalan kişilerde kansere yakalanma ihtimali daha fazladır. Asbest binaların ve gemilerin yapımında kullanılan bir maddedir. Nefes alırken içe çekildiğinde tehlikelidir.

Bunlardan başka verem hastalığı geçirenlerde, beslenmesi bozuk olan kişilerde ve hava kirliliğine maruz kalanlarda risk artmaktadır. Fazla miktarda alkol kullanan ve yağlı beslenen kişilerde de görülebilir.

AKCİĞER KANSERİNDE NE GİBİ BELİRTİLER GÖRÜLÜR?

Hastalığın ileri dönemlerinde çeşitli belirtiler görülür. Akciğer kanseri erken dönemde pek belirti vermeyebilir. Şu belirtiler akciğer kanserinin göstergesi olabilir:

Uzun süren öksürük (inatçı öksürük),
Göğüs ağrısı,
Kanlı balgam çıkarmak ve çıkarılan balgam miktarının fazla olması,
Sırtta ve omuzda geçmeyen ağrı,
Sesin kısılması,
Yüzde ve boyunda şişlik oluşması.
Bu belirtilerin yanında başka bulgular da gözlenebilir. İştah ve kilo kaybı, akciğerde iltihap olması, halsizlik, görme kaybı, hafızada azalma, kemik ağrıları, hormonal bozukluklar gibi.

AKCİĞER KANSERİ TANISI

İlk muayeneden sonra bazı tetkikler yapılır. Öncelikle hastanın sağlık durumu hakkında bilgi almak için çeşitli kan testleri istenir. Akciğerde meydana gelen anormal durumların görüntülenmesi için akciğer tomografisi ve filmi çekilir. Doktor akciğerde bulunan yapılara (bronşlara) bakmak isteyebilir. Bunun için bronkoskop denilen bir alet kullanır. Gerekirse akciğerden incelenmek üzere parça alınır. Bu sırada hasta uyuşturulduğu için ağrı hissetmez. Balgam incelenmesi kanser hücrelerinin olup olmadığını anlamak için gerekli bir tetkiktir. Gerekirse diğer dokulara yayılım olup olmadığını anlamak için şüphelenilen yerlerden parça alınır.

AKCİĞER KANSERİ TEDAVİSİ

Akciğer kanseri olanlarda tümör ya ameliyatla çıkartılır, ya ışın tedavisiyle kanser hücreleri öldürülür ya da ilaç tedavisi (kemoterapi) uygulanır.

Kanser yayılmamışsa cerrahi tedavi uygulanabilir fakat küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde nadiren kullanılır. Akciğerin bir kısmı ya da tamamı gereken neyse o şekilde çıkartılır.

Işın tedavisiyle kanser hücrelerinin yayılması önlenir ve bu hücreler yok edilir. Beyine de bu uygulama yapılabilir. Amaç vücuttaki kanser hücrelerini yok etmektir. Bu tedavi diğer tedavilerle birlikte kullanılabilir.

Küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde kemoterapi kullanılır. Verilen ilaç hap ya da iğne şeklindedir. Damardan verildiği için sadece akciğerdeki kanser hücrelerini değil, diğer yerlerdeki kanser hücrelerini de yok eder.

Bir diğer tedavi şekli ise son yıllarda kullanılan girişimsel bronkoskopi yöntemidir. Nefes alırken zorluk çekenlerde uygulanan bir yöntemdir. Bu tedavilerin bir kısmının bir arada olmasıyla hasta maksimum fayda sağlar. Hangilerinin kullanılması gerektiği kanserin türüne göre doktor tarafından belirlenir.

AKCİĞER KANSERİNDEN NASIL KORUNURUZ?

Bunun çok etkili ve bir o kadar da basit yolu vardır. Kendinize bir iyilik yapın ve sigarayı bırakın. Kanserin sebebi yüzde 95 sigaradır. Bıraktığınız zaman sadece halletmeniz gereken yüzde 5'lik bir dilim kalıyor. Şayet sigara içmiyorsanız sigara içilen ortamdan uzak durmanız gerekir. Pasif içiciler de aktif içiciler kadar etkilenmektedir. Spor yaparak sağlıklı bir yaşam sürme şansınız artar. Kanser riskini azaltmış olursunuz. Bunların dışında alkol tüketiminden kaçının, az yağlı besinlerle beslenin ve meyve ve sebzeyi bol miktarda tüketin. Beslenmenizin dengeli olmasına dikkat edin.

AİDS

Türkçesi edinsel bağışıklık yetmezliği sendromu olan AİDS, HIV adındaki mikrobun neden olduğu, kan yoluyla ve cinsel ilişki sırasında bulaşan bir hastalıktır. Bu virüs, vücuda girdiğinde hastalığa karşı direnç göstermemizi sağlayan bağışıklık sistemimizi yok eder. Böylece başka hastalıklara yakalanmamız çok kolaylaşır ve en basit bir soğuk algınlığına bile direnç gösteremeyiz. Hem kadında hem erkekte görülen AİDS, her yaşta ortaya çıkabilir.

Fakat bu virüs, vücuda girdikten hemen sonra hastalık görülmez. Ayrıca, bu virüsün vücutta bulunduğunu gösteren herhangi bir şikayet ya da bulgu da yoktur. Ancak yapılan kan tetkikleri sonucu farkedilir. Yaklaşık 10-12 yıl sonra belirtiler görülmeye başlar. Bu zamana kadar kişi, mikrobu başkalarına bulaştırabilir. Ayrıca şunu bilmek gerekir ki, AİDS hastaları için "ölüm" kaçınılmaz bir sondur.

İlk olarak ABD'de ortaya çıkan bu hastalık, ülkemizde 1985 yılından itibaren görülmeye başlanmıştır. Ülkemizde, Sağlık Bakanlığının verilerine göre, 1300'e yakın hastanın olduğu saptanmıştır. En çok; İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Bursa gibi büyük ve turistik yerlerde görülmektedir. Bunun en büyük sebebi de korunmasız cinsel ilişkidir. Hastalığa yakalananların yaklaşık üçte biri kadındır. Ülkemizde heteroseksüel erkeklerde çok görülse de homoseksüel ve biseksüel erkekler, madde bağımlısı kişiler ve hemofili hastalarında da bir hayli fazla görülür. Bir grup hastada ise hastalığın nedeni bilinmemektedir.

AİDS NASIL BULAŞIR?

AİDS'in üç tane bulaşma yolu vardır:

Kanında bu virüsü taşıyan biriyle normal ya da anal ve oral cinsel ilişkiye girilmesi sonucu, özellikle korunmasız bir şekilde cinsel ilişkinin gerçekleşmesiyle HIV virüsü sağlıklı kişiye bulaşır.
Hamile ve HIV virüsünü taşıyan anneden bebeğe, gebelikte veya doğumda bulaşabilmektedir.
AİDS'li ya da HIV virüsüne sahip kişilerin kanlarına temas sonucu ya da organ nakliyle hastalık ya da virüs bulaşır.

AİDS'İN BELİRTİLERİ

AİDS'in virüs bulaştıktan yaklaşık 10 yıl sonra ortaya çıktığını söylemiştik. Vücuda giren virüs, kan hücrelerine zarar verir ve yok olmasına neden olur. Bu hücreler yok olmaya başladığında vücudun savunma mekanizması gittikçe azalır ve hastalığa yakalanma ihtimali çok artar.

Ateşin yükselmesi, iştahsızlık ve kilo kaybı, vücudun bazı bölgelerinde oluşan uçuk ya da yaralar, akciğer hastalıkları, geceleri terleme, ishal, öksürük ortaya çıkar. Lenf bezleri büyümüştür. Bunların hepsinin olması gerekmez. Bir kaçının bulunması hastalığın düşünülmesi için yeterlidir.

AİDS TANISI NASIL KONUR?

Eğer vücutta enfeksiyon varsa, ELİSA testi virüsün varlığını tespit etmek için en etkili yöntemdir. Bu testle virüs varlığı saptanmışsa başka testler de yapılması gerekir. Tek başına yeterli değildir. Kesin tanı için anti-hiv testleri yapılır. Ayrıca ELİSA testi negatif çıksa bile 6 ay sona yeniden yapılması gerekir.

AİDS TEDAVİSİ

Her ne kadar tıpta gelişmeler devam da etse, AİDS'in henüz tedavisi yoktur. Ayrıca bu virüsten koruyacak herhangi bir aşı da geliştirilememiştir. Yine de birkaç ilacın bir arada kullanılması hastanın biraz daha uzun ve rahat yaşam sürmesine yardımcı olmaktadır. Hayat boyu tedavi gerektirir ve hastanın dikkatli bir yaşam sürmesi gerekir. Günümüzde AİDS için kullanılan ilaçlar çok pahalıdır.

AİDSTEN KORUNMANIN YOLLARI

Cinsel ilişki sırasında mutlaka korunmak gerekir. Herkes bu hastalığa yakalanabildiğinden, mutlaka koruyucu kılıf kullanılmalıdır. Her ne kadar böyle birşeye ihtimal vermiyor da olsanız prezervatif kullanımı çok önemlidir. Güvenli bir cinsel yaşamın gerektirdiklerine mutlaka uymanız gerekmektedir. Bunun için doktorunuzdan çok daha fazla bilgi alabilirsiniz.
Bir diğer bulaşma yolu, kan nakli olduğundan, AİDS testi yapılmamış kan asla kullanılmamalıdır. Bu durumda sağlık personeline de çok büyük görev düşmektedir. Kullanılmış ve sterilize edilmemiş cerrahi aletler, şırıngalar, jiletler kesinlikle kullanılmamalıdır. Vücudunuzda bir yara oluştuğunda mutlaka koruyucu bir bantla bunu kapatın.

AİDS HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

Aynı tabaktan yemek yemekle, aynı yemek aletlerini kullanmakla bu virüs bulaşmamaktadır. Yanaktan öpüşme, öksürük, ter, sarılma HIV bulaşmaz. Ayrıca bir böceğin sokmasıyla bu hastalığın bulaşmadığı ispatlanmıştır. Yine toplumun bir arada olduğu, kalabalık yerlerde bulunmakla bu virüs bulaşmamaktadır.
Bu virüsü taşıyanların ve AİDS hastalarının bunları bilmesi, hastalık hakkında yanlış bilgilerin önlenmesinde ve topluma bu virüsün yayılmasını engellemede yardımcı olacaktır.

İSHAL (DİARE)


İshal için tam tanım yapmak zordur. Sulu dışkılama, dışkı miktarında artma ya da dışkılama sıklığında artma ishal olarak kabul edilmektedir. İshalli kişiler günde 250 gramdan fazla dışkılar ve bunun en az yüzde 70'i sıvı haldedir. Dünya Sağlık Örgütü, bir günde üç defadan fazla sulu dışkılamayı ishal olarak tanımlamaktadır. Anne sütüyle beslenen bebeklerde ise her zamankinden daha sık ve sulu dışkılamayı ishal olarak kabul etmektedirler.

İshalde (diare), bağırsağın yüzeyindeki mukoza tabakası hasar görmüştür. Bu duruma genelde mikroplar ya da bir çok reaksiyonun gerçekleşmesini sağlayan enzimlerin azalması neden olur. Bu enzimin adı laktazdır. Laktaz, sütte de bulunan karbonhidrat yapısındaki laktozu sindirmemizi sağlar. Bu enzim azalırsa, laktoz vücuda geri emilemez ve suyla birleşir. Bu da ishalin artmasına neden olur. Bu durumda dışkılama normal bir biçimde yapılamaz. Çok ağır ishal vakalarında günde 13-14 litre kadar sıvı kaybedilebilir. Bu miktar, insandaki kan hacmine eşittir. Az miktarda ağrılı ve kanlı ishal, dizanteri olarak bilinir.

İshalli hastalıklar beslenmenin bozulmasına ve sıvı kaybına yol açar. Dünyada 5 yaşından küçük çocuklarda 1 milyara yakın ishal vakası görülmekte ve bu çocuklardan 2.5 milyona yakını ölmektedir. En büyük sebebi ise kaybedilen sıvıdır. Özellikle iki yaşından küçük çocuklarda ölüme yol açar.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

Sıvı dışkılama,
Acil dışkılama isteği ve büyük abdestini tutamama,
Fazla dışkılama,
Susuzluk,
Bulantı ve kusma,
Ateş yükselmesi,
Halsizlik,
Karın bölgesinde ağrı ve gaz, ishalin genel belirtileridir.
Bu belirtileri ishalin şiddetine göre sıralayabiliriz. Az miktarda sıvı kaybedildiğinde susuzluk ortaya çıkar. Vücut ağırlığının ortalama %4'ü kaybedilmiştir. Orta derecede sıvı kaybedildiğinde ağızda kuruma, idrar miktarında azalma, huzursuz bir ruh hali görülür. Sıvı kaybı, vücut ağırlığının %7-8'i kadardır. Fazla sıvı kaybedildiğinde ise belirtiler şiddetlidir ve vücut ağırlığının %10'u kadar sıvı kaybı vardır.

İSHAL NE GİBİ SORUNLARA YOL AÇAR?

İshalde, bağırsak içinde ilerleyen dışkı, her bölümde kalması gereken süreden daha az kalır. Böylece yeterince sindirim yapılamaz. İnsan bağırsağındaki bakteriler her zaman zararlı değildir. Bazı bakteriler, sindirime yardımcı olur. Bunlar yararlı bakterilerdir. Fakat mikroplu ishal durumunda, kalın bağırsağa gelen protein yapısındaki maddeler zararlı bakteriler tarafından kullanılır. Bu da zararlı bakterilerin büyüyüp gelişmesine, yararlı bakterilerin görevini yapamayıp, sayısının azalmasına yol açar.

Bütün bunlar vücudun sindirim işlevinin bozulmasına neden olur ve hastayı rahatsız eder. Bu durumun önüne geçmek için, yararlı bakterileri koruyacak prebiyotikler kullanılabilir. Dünyada bir tane prebiyotikli ishal maması vardır. Adı Prebiyotikli Humana HN' dir.

İSHAL TEDAVİSİ

İshal tedavisi, ishale neden olan faktöre göre değişmektedir. Bakterinin neden olduğu ishal durumunda, hastanede ve doktor tarafından tedavi yapılmalıdır. Bebekler için tehlikeli olabilir. Hemen tedavi edilmesi gerekir. Bu durumda uygun antibiyotik tedavisi yapılır. Bakterinin yol açtığı ishalde ateş yükselir ve genelde ishal kanlıdır. Prebiyotikli ishal mamasının kullanılması da gereklidir.

Mikrobun neden olmadığı ishal genelde hafif seyirlidir. Ateş yükselmesi ya da dışkıda kan görülmez. Antibiyotik ya da herhangi bir ilaç tedavisine gerek yoktur. Bu ishal, beslenme ya da hava değişiminden dolayı olmuştur. İshal maması, tedavi için yeterlidir.

İshalden korunmak için mutlaka yemekten önce ve sonra elleri yıkamak gerekir. Bebeklerin de temizliğine dikkat edilmeli, ayrıca bebeğin altı değiştirildiğinde mutlaka eller sabunla yıkanmalıdır.

İSHALLİ ÇOCUKLAR YA DA BEBEKLER İÇİN NE YAPILABİLİR?

İshalli çocuklarda sıvı kaybını karşılamak için su ve sulu içecekler verilmelidir. Ayran, çorba, meyve suyu verilebilir. Fakat henüz anne sütünden başka besin kullanmayan bebekler, daha fazla emzirilmelidir. Bebek içebildiği zaman, suyu kaynatıp soğuttuktan sonra bebeğe verebilirsiniz.

Bebeğin beslenmesine devam edilmelidir. Anne sütü içen bebekler, daha sık emzirilmeli, anne sütü almayan bebeklerde ise beslenme önceden olduğu gibi devam ettirilmelidir. Ek besin almaya başlamış en az 6 aylık bebeklerde ise yoğurt, püre, et gibi besinler verilebilir. Meyve suyu içirilebilir. Çocuk mutlaka iyi beslenmelidir. Öğün sayısını arttırılabilir.

Ayrıca ishal için bazı risk faktörleri bilinmektedir. Biberonla beslenme ve ilk 6 ay anne sütü dışında besinler alma, ishalli hastalıklara yakalanma ihtimalini arttırır. Bunların yanında hijyene önem verilmelidir. Tuvaletten sonra eller sabunlanmalı ve kirli sular kullanılmamalıdır. İshal ortaya çıktıktan sonra ise, beslenmesi kesilen bebekler, en az iki kere kusanlar, 6-7 defa sulu dışkılayan bebekler ve 1 yaşından küçükler çok fazla sıvı kaybeder. Bu bebekler daha fazla risk altındadır.

KANSIZLIK (ANEMİ)


Kanda kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar) bulunur. Bu kan hücrelerinin yapısında oksijenin taşınmasını ve bu hücrelerin kırmızı olmasını sağlayan hemoglobin bulunur. Nefes alırken akciğerdeki oksijen, bu hemoglobinin yapısına bağlanarak taşınır. Bu hemoglobinin kanda bulunması gereken miktarın altında olması sonucu kansızlık (anemi) ortaya çıkar. Bu olması gereken minimum değerler erkekte 13 g/dl, kadında ise 12 g/dl dir. Bunlar dünya sağlık örgütünün belirlediği değerlerdir. 6 yaşa kadarki çocuklarda 11 g/dl, 6-15 yaş arasında ise 12 g/dl'nin altında olması kansızlığın göstergesidir.

Dünyada kadınlarda görülme sıklığı yüzde 30-40, erkeklerde yaklaşık yüzde 20' dir. Bu kansızlıklar arasında en çok görülen demir eksikliği anemisidir. Anemi hastalarının yaklaşık yüzde 90'ında görülür.

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİ

En sık görülen beslenme yetersizliği vücuda yetersiz demir alımıdır. Demir kandaki hemoglobine bağlanır ve oksijenin taşınmasına yardımcıdır. Genelde bebeklik döneminde ortaya çıkan bir durumdur. Dünyada en çok karşılaşılan kansızlık çeşididir. Çocukluk ve ergenlik döneminde de sık karşılaşılan bir rahatsızlıktır.

NEDEN DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİ OLURUZ?

Demir alımında eksiklik: Hamilelikte ve emzirme döneminde demir daha fazla gerekir. Yeni doğan çocukların ek demir alımına ihtiyacı vardır. Bu dönemde büyüme fazla olduğundan anne sütü ya da inek sütü bebeğin ihtiyacını karşılayamamaktadır. Anne sütünün yanında demir ihtiyacını karşılayacak besinler ya da demir ilaçları verilebilir. Ergenlik döneminde de bu ihtiyaç artmaktadır. Ekonomik düzeyi yeterli olmayan ailelerde, beslenme yetersizliği sonucu bu durum ortaya çıkabilir. Uygulanan yanlış rejim, et yememek, hazır gıdalarla beslenmek demir eksikliği anemisi nedenlerindendir.

Demir emiliminde yetersizlik: Bazı hastalıklar sonucu demirin bağırsaklardan vücuda emilmesi yetersiz olabilir. Kronikleşmiş bağırsak hastalıkları, mide ameliyatları, sindirim bozuklukları sonucu demir alımı yavaşlar.

Kanamalar: Bağırsak hastalıkları ya da geçirilen hastalıklar sonucu kanama olabilir. Ayrıca adet döneminde fazla miktarda kan kaybedilir. Diyetle demir alımı yetersiz kalır. Ek demir beslenmesine ihtiyaç vardır. Yoksa bu kan kaybı sonucu kansızlık ortaya çıkar. Sindirim sistemi sorunlarında, ülseri veya kronik gastriti olanlarda kanama sonucu demir eksikliği anemisi oluşabilir.

Bunlar dışında nadir de olsa kansızlığa neden olabilecek durumlar vardır. Alyuvarların idrarla atılması, sürekli aspirin kullanmak, parazitler, kurşun zehirlenmeleri gibi.

KANSIZLIK (ANEMİ) BULGULARI NELERDİR?

Demir eksikliğinde vakaların çoğunda bir belirti görülmez. Yapılan kan tahlilleri sonucu teşhis konabilir. Eğer hastalık ilerlemiş ve şiddetli ise halsizlik, solukluk, yorgunluk, iştahsızlık, kabızlık gibi durumlar oluşur. Fiziksel bir aktivite sırasında çarpıntı, nefes almada güçlük, çabuk yorulma hastalığın şiddetine göre ortaya çıkar. Hastalar pika toprak ya da kil gibi yiyecek olmayan maddeleri yemek ister.

Bunlar dışında şu belirtiler olabilir:

baş dönmesi, kulak çınlaması,
ağız kenarında çatlaklar,
tırnakların kaşık şeklini alması, çatlaklar oluşması,
dilde kızarma, çatlak ve kabarcık oluşumu,
yutarken zorlanma, ağrılı yutma,
Demir eksikliği olan çocukların yürümesi, oturması, konuşması gecikir. Bu çocuklarda davranış bozukluğu ortaya çıkar ve öğrenme güçleşir. Bağışıklık sistemi zayıflar ve hastalığa yakalanma ihtimali artar.

KANSIZLIK (ANEMİ) TANISI

Yapılan fizik muayene, hastanın doktora anlattıkları ve kan tahlilleri sonucu tanı konur. Alyuvarlar mikroskobik olarak incelenir. Kan hemoglobini, serum ferritin düzeyi, demir bağlama kapasitesine bakılır. Zor değildir fakat bazı hastalıklarla (örneğin akdeniz anemisi) karıştırılabilir. Bu yüzden dikkat edilmelidir.

KANSIZLIK (ANEMİ) TEDAVİSİ

Demir eksikliği tedavisinde uygulanan yöntem ağızdan demir ilacı verilmesidir. 2 ay sonra hasta normale döner ancak demir depolarının doldurulması için uzun bir süre daha demir tedavisi uygulanır. Bu tedavi bir yıla kadar çıkabilir. Bebeklerde şurup ya da damla yoluyla ilaç verilir. Dışkı koyulaşır. Dişler de siyahlaşma olabilir ama geçicidir. İlaç alımı aç karnına ya da öğün arasında olmalıdır. Çünkü böylece demir daha iyi emilir. Ayrıca C vitaminiyle beraber ilacın verilmesi emilimini arttırır. Süt ve süt ürünleriyle beraber alınması sakıncalıdır. Demirin emilimini azaltır.

Barsaklarında emilim bozukluğu olanlar ya da hap kullanmak istemeyenler için kalçadan iğneyle demir enjekte edilir. Yan etkileri fazladır ve doktor tavsiyesine göre uygulanmalıdır. Bu yan etkiler: Bulantı, kusma, ishal gibi sorunlardır. Kalçadan yapıldığında alerji, ağrı, yanma gibi durumlar ortaya çıkabilir.

DEMİR HANGİ BESİNLERDE BULUNUR?

Demir ette ve bitkilerde bulunur. Karaciğer, kırmızı et, dalak, yumurtanın sarısı, yeşil sebze, fındık, fıstık, kuru üzüm, pekmez, kuru baklagiller demir bakımından zengindir. Ayrıca ette bulunan demir daha kolay emilir. Bu yüzden etle beslenmek demir ihtiyacı bakımından önemlidir. Un ve ekmek demirden zenginleştirilebilir.

BEBEKLERİ DEMİR EKSİKLİĞİNDEN KORUMAK İÇİN NELER YAPILMALIDIR?

Bebeklerinizi demirden zengin gıdalarla besleyin,
İlk 6 ay anne sütüyle besleyin. Erken doğum yaptıysanız 2. aydan sonra ek demir takviyesi yapabilirsiniz. Normal doğum yapanlar ise 4. aydan itibaren demir takviyesi yapabilirler,
Günde yarım litreden fazla süt, demirin emilimini azaltır. Beslenmeyi buna göre belirleyin,
C vitamini demir emilimini arttırdığından bebeğinize meyve suyu içirin.

GUT HASTALIĞI


Vücuttan uzaklaştırılması gereken maddeler, ürik aside dönüştürülerek atılır. Ürik asit, pürin denilen madddelerin yıkım ürünüdür. Özellikle protein yapısındaki maddelerin atım şekli olan ürik asidin, atılmasında bir sorun varsa ya da çok fazla üretiliyorsa bu madde vücutta birikir. Kanda bulunan miktarı artar. Ürik asidin eklemlerde birikmesi sonucu burada iltihap oluşur. Bu soruna gut hastalığı denir.

Gut hastalığı, romatizmal bir hastalıktır. Diğer hastalıklardan farklı olarak zaman zaman ortaya çıkar. Sıklıkla ayak baş parmağındaki iltihapla kendini gösterir. Müzmin bir hastalık olan gutun, kesin tedavisi yoktur.

Erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülür. Gut hastalığı, en çok 40-65 yaş arasında ortaya çıkar. Kadınlarda genelde menopoz döneminden sonra görülür. Gençlerde görülmesi çok düşük bir ihtimaldir.

GUT HASTALIĞININ NEDENLERİ

Hastalığın nedeni, ürik asit miktarının kanda ve dokularda artmasıdır. Bu ürik asit miktarının artmasında bazı faktörler rol oynamaktadır. Vücutta ürik asit üretimi aşırı derecede artmıştır ya da ürik asidin böbreklerden atılmasında bir bozukluk vardır.

Kronik böbrek iltihabı olanlarda, idrar söktürücü ilaç kullananlarda, kandaki ürik asit miktarı artar. Bazı hastalıklar, gutun ortaya çıkmasına neden olur. Bunlar; şeker hastalığı, yüksek tansiyon, şişmanlık gibi...

Kalıtsal faktörler, (soya çekim) bir çok hastalıkta olduğu gibi, gut hastalığında da önemli bir faktördür. Doğuştan gelen bazı hastalıklar gut için bir risk faktörüdür. Erkeklerde daha çok görülür. Yaş ilerledikçe gut görülme riski artar.

Beslenme tarzı daha önceleri önemli bir neden olarak görüldüyse de, günümüzde, bunun hastalığa yakalanma riskinde fazla bir artış gösterdiği saptanamamıştır. Fakat alkol ve sigara kullanımı guta neden olabilir. Şişmanlık gut hastalığı riskini arttımaktadır.

GUT HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Gut hastalığı ataklar halinde gelir. İlk atak şiddetlidir. Eklemlerde ağrı ve şişme olur. Özellikle ayak baş parmağında görülür. Parmak, çok hassaslaşır, şişme, kızarıklık ve ağrı hissi uyanır. Gece ya da sabaha karşı, uykudan uyandıracak kadar rahatsız edici bir ağrıdır.

Ataktan sonra, hastalık, herhangi bir belirti vermeden devam eder. Sadece yapılan testlerle, kandaki ürik asit miktarının yüksek olduğu saptanır. Bu durum, başka atak geçirene kadarki, yani iki atak arasındaki, ara dönemdir.

Eklemlerde, tuz kristalleri biriktiğinden, hareket kısıtlanması görülür. Ayrıca şekil bozuklukları, eklemlerin görevini yapamaması gibi durumlar ortaya çıkar. Bu tuz kristalleri, deri altında, avuç içinde, parmak uçlarında da şişliklere neden olur. Bir zararı yoktur. Fakat çok büyük olduğu durumlarda alınması gerekebilir.

GUT HASTALIĞININ TANISI

Öncelikle uzman bir hekime başvurmalısınız. Sağlık ocakları, bunun için yeterli olmayabilir. Gut hastalığının olduğunu düşündürecek durum, kanda ürik asit miktarının yüksek olmasıdır. Yapılan testlerde bu durum saptanır fakat ürik asit miktarının yüksek olması, gut hastalığının olduğu anlamına gelmez. Bunun dışında gut tanısı koyduracak özel bir kan testi yoktur.
Film çekimi de şişliklerin görülmesini sağlar. Fakat kesin tanısının konması için, eklemlerden alınan sıvıda, ürik asit kristallerinin varlığını tespit etmek gerekir. Bu eklem sıvısı, şişmiş ve ağrılı olan eklemden alınır.

GUT TEDAVİSİ

Gutun tedavisi, hastalığın evrelerine göre farklılık gösterir. Örneğin bazı dönemlerde, sadece kanda ürik asit yüksektir ve atak yoktur. Bu durumda kandaki ürik asit miktarını azaltıcı ilaçlar hastaya önerilir. Yapılan tedaviyle ürik asit yapımı azaltılır ya da atılımı arttırılır. Bu ilaç tedavisi hasta için çok uygun bir yöntemdir.

Sık atak geçiren yani şiddetli gut hastası olanlar için uzun süreli tedavi gerekir. Yine ilaç tedavisi bu hastalar için uygundur. Gut hastası olanların, bol su içmesi gerekir. Böylece tuz kristallerinin çözünmesi arttırılır. Böylece böbrek taşı oluşmasının da önüne geçilir. Ayrıca mutlaka diyet yapılmalıdır. Deniz ürünlerinden, hayvansal yağlardan kaçınmanız gerekir. Sizin için en uygun diyet programı, doktorunuz tarafından belirlenecektir.

Bunların dışında, gut hastalarının aspirin türü ilaçları kullanmaması gerekir. Rastgele alınan bu tür ilaçlar, gut hastalarına çok zararlıdır.

Uygun tedavi seçildikten sonra, artık hastanın düzenli bir şekilde kontrole giderek, yapılan çeşitli testlerle, hastalığın seyri hakkında bilgilenmesi gerekir.

Ayrıca kırmızı etten uzak durmak, tansiyon ve kolesterolü normal sınırları içinde tutmak, ideal kiloda olmak ve diyet yapmak, guttan korunmak için yapılması gerekenlerdir.